<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001</id><updated>2011-12-03T07:13:39.485-08:00</updated><category term='eforlu egk'/><category term='bel'/><category term='rahim'/><category term='abse'/><category term='anne'/><category term='ivf'/><category term='kaşıntı'/><category term='zona hastalığı'/><category term='parmak emme'/><category term='siğil ilacı'/><category term='cinsel istek'/><category term='kalp'/><category term='gebe kalma'/><category term='bebek'/><category term='damak'/><category term='embriyo'/><category term='ekg'/><category term='nefes darlığı'/><category term='üreme'/><category term='çocuklar'/><category term='mide'/><category term='warts'/><category term='behcet'/><category term='tüp bebek'/><category term='bel fıtığı'/><category term='kalp ultrasonografisi'/><category term='borderlein'/><category term='yumurtalık'/><category term='tümör'/><category term='cerrahi'/><category term='damar'/><category term='doku'/><category term='behçet'/><category term='miyom hastalığı'/><category term='çocuk'/><category term='tüberküloit'/><category term='lepra'/><category term='seks'/><category term='ses'/><category term='panikatak'/><category term='yüksek tansiyon'/><category term='belfıtığı'/><category term='by-pass'/><category term='kalp anjiyografisi'/><category term='saçkıran'/><category term='tedavi'/><category term='gebelik'/><category term='doğum'/><category term='kıl'/><category term='hücre'/><category term='kalp hastalığı'/><category term='astım'/><category term='iskemik'/><category term='bronşit'/><category term='kekeme hastalığı'/><category term='nörolojik'/><category term='sigara'/><category term='hormon'/><category term='sinir sistemi'/><category term='inme'/><category term='kilo'/><category term='kadınlarda miyom'/><category term='memeler'/><category term='dermoid kist'/><category term='saç'/><category term='kıl dönmesi'/><category term='egzama'/><category term='şarbon hastalığı'/><category term='aşılama'/><category term='adet görme'/><category term='göğüs'/><category term='kramp'/><category term='bronş'/><category term='panik'/><category term='kızarıklık'/><category term='denizde kramp'/><category term='deri'/><category term='boşalma'/><category term='kalp krizi'/><category term='yumurtlama'/><category term='geç boşalma'/><category term='indetermine'/><category term='bel soğukluğu'/><category term='kekeme'/><category term='östrojen'/><category term='icsi'/><category term='sperm'/><category term='frengi'/><category term='lepramatöz'/><category term='emzik emme'/><category term='solunum'/><category term='risk'/><category term='doğum öncesi cinsellik'/><category term='pilonidal sinüs'/><category term='beyin'/><category term='gece yanığı'/><category term='bulaşıcı'/><category term='sağlık'/><category term='parmak'/><category term='gebelik ve sex'/><category term='kuyruk sokumu'/><category term='cerrah'/><category term='siğiller'/><category term='hansen basili'/><category term='Human Papilloma'/><category term='meme'/><category term='saç kıran'/><category term='kadın'/><category term='şarbon'/><category term='stress'/><category term='emzik'/><category term='kekemelik'/><category term='gastrit'/><category term='kolestrol'/><category term='gebelik krampları'/><category term='cuzzam'/><category term='konuşma bozukluğu'/><category term='fıtık hastalığı'/><category term='nöbet'/><category term='5-FU'/><category term='panik atak'/><category term='kist'/><category term='psikolojik'/><category term='saç kaybı'/><category term='havuzda kramp'/><category term='iltihap'/><category term='nefes'/><category term='merhem'/><category term='saç dökülmesi'/><category term='polenler'/><category term='kısırlık'/><category term='ilişki'/><category term='yenidpğan'/><category term='areatada'/><category term='miyom'/><category term='paget'/><category term='zona'/><category term='şişme'/><category term='cüzzam'/><category term='siğil'/><category term='kan'/><category term='alopesi'/><category term='meme kanseri'/><category term='sedef'/><title type='text'>Hastalıklar, tedavileri</title><subtitle type='html'>Hastalıklar üzerine hazırlanmış blog sitesi</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>53</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-3835574079562192037</id><published>2010-10-15T12:49:00.001-07:00</published><updated>2010-10-15T12:49:42.926-07:00</updated><title type='text'>göbek eritme hareketleri</title><content type='html'>Göbek eritme hareketleri 1. Hedef ön karın kasları&lt;br&gt;Sırtüstü uzanın. Bel çukurunuzun altında üzüm olduğunu hayal edip bu çukuru korumaya çalışın. Bacaklarınızı table tab denilen fotoğraftaki konuma getirin. Ellerinizle başınızı destekleyin ve önce göğüs kafesinizi havayla doldurup bu havayı nefesinizle boşaltırken, yalnızca karnınıza odaklanarak bacaklarınıza doğru kalkın. Bunu 15 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;2. Spastik bacak&lt;br&gt;Yine bel çukurunu koruyarak sırtüstü yatın. Ayak tabanlarınızı birleştirip fotoğraftaki spastik pozisyonu alın. Derin nefes alın, nefesinizi verirken ellerinizle ayaklarınıza doğru uzanmaya çalışın. Bu hareketi 15 kez tekrarlayın. . .&lt;br&gt;&lt;br&gt;3. Uzan yakala&lt;br&gt;Pozisyonunuzu bozmadan bacaklarınızı vücudunuza dik konumda havaya kaldırın. Bel çukuruna dikkat! Ellerinizle, yalnızca karın kaslarınızdan güç alarak ayak bileklerinizi tutmaya çalışın. Karın kaslarınızın gerildiğini hissedin. Bu hareketi 15 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;4. Karın stebi&lt;br&gt;Yine bel çukurunu muhafaza ederek sırtüstü uzanın. Ellerinizle poponuza güç verin. İki bacağınızı birlikte yere paralel olacak biçimde kaldırın. Önce derin bir nefes alın ve bu sırada bir bacağınızı göğsünüze yaklaştırın, nefes verirken bu bacağınızla havayı tekmeleyip diğer bacağınızı göğsünüze çekin. Yürüyormuş gibi hareketi 15 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Göbek yakma hareketleri / 5. Çift bacak hareketi&lt;br&gt;Pozisyonunuzu bozmadan bacaklarınızı vücudunuza dik olacak biçimde kaldırın. Derin nefes alın, verirken bacaklarınızı gergin biçimde yavaş yavaş yere doğru indirin. Ancak yere değdirmeden nefes alın ve verirken yine kaldırın. Bu hareketi yaparken tüm gücünüzle karın kaslarına odaklanın. Bu hareketi de 15 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;6. Yerde dans&lt;br&gt;Yan karın kaslarını çalıştıran bu harekette, fotoğraftaki pozisyonu alın. Üstteki bacağın ters tarafındaki dirseğinizi yukarıdaki bacağın diz kapağına değdirmeye çalışın. Bu hareketi iki tarafınızla 15 kez tekrarlayın. Belinizi incitmemeniz için mutlaka bel çukurunuzu bozmamaya ve karın kaslarına odaklanmaya çalışın. .&lt;br&gt;&lt;br&gt;7. Karın balesi&lt;br&gt;Yan olarak yatıp yere bakan kolunuzla fotoğraftaki gibi destek alıp vücudunuzun üst tarafını kaldırın. Dışta kalan bacağınızı gergin bir biçimde yukarıya kaldırırken aynı taraftaki elinizle bileğinizi tutmaya çalışın. Karın yan kaslarınızın gerildiğini hissedin. Bu harekette karnınızın içe çekili ve gergin olmasına özen gösterin. Aynı hareketi bu kez diğer tarafınıza uzanarak yapın. Her bir tarafınızla 15 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;8. Sarkaç&lt;br&gt;Ellerinizle arkadan destek alıp vücudunuzun üst kısmını fotoğraftaki pozisyona getirin. Bacaklarınızı dizlerinizden bükülü olarak kaldırın. Birbirine bitişik halde, önce sağa sonra sola doğru sarkaç hareketi yapın. Bu sırada yan karın kaslarınızın gerildiğini hissedin. Hareketi 15 kez tekrarlayın. .&lt;br&gt;&lt;br&gt;9. Yukarı şınav&lt;br&gt;Uzanın. Bacaklarınızı fotoğraftaki pozisyona getirin. Karnınızdan güç alarak bedeninizi yükseltin. Kollarınızı gergin biçimde uzatıp ellerinizle bacak bileklerinizi tutmaya çalışın. Bu hareketi de 15 kez tekrarlayın. .&lt;br&gt;&lt;br&gt;10. Gerinme&lt;br&gt;Yan yatın. Üstteki bacağınızı belinizin üstü hareket etmeden ileriye doğru gerin. Vücudunuzun üst kısmını ise ters tarafa döndürmeye çalışın. Bu sırada ellerinizle başınızı destekleyip kollarınızı fotoğraftaki pozisyona getirin. Aynı hareketi farklı iki tarafınıza yatarak 10 kez tekrarlayın.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Pek çok kişi yazın hala istediği formda olamamaktan şikayetçi. Bazı kişiler biraz zayıfladıysa bile istediği yerlerden (göbek, bel, basen incelememekten yakınıyor. Normal diyet programlarında kişiler zayıflasa bile çoğu kişide daha çok yüz bölgesi inceliyor. Ama aşırı yağlı bölgelerde pek incelme olmuyor.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Sizlere 3 haftada özellikle göbek ve bel bölgesinden incelmeyide sağlayacak özel bir program vereceğim. Ancak öncelikle şu noktayı vurgulayayım. Sadece diyetle bölgesel zayıflama tam olmaz. Beraberinde özel egzersiz ve bazı özel bitkisel diyetler gerekir.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu programı 3 hafta uygulayın, yirmibirinci günün sonunda göbeğinizden eser kalmayacak.. 		 	   		  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-3835574079562192037?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/3835574079562192037/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=3835574079562192037' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3835574079562192037'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3835574079562192037'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2010/10/gobek-eritme-hareketleri.html' title='göbek eritme hareketleri'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5160731865300990594</id><published>2008-05-23T16:30:00.000-07:00</published><updated>2008-05-23T16:51:08.766-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='frengi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bel soğukluğu'/><title type='text'>bel soğukluğu</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel Soguklugu nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bel soguklugu, gonore tedavi edilebilir bir hastaliktir ve bir bakteri sebep olur.Bu bakteri sunlarin hastalanmasina,enfekte olmasina sebep olur;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  * Kadin ve erkekte ureter/bobrekten asagi inen kanallar&lt;br /&gt;  * Bircok genital salgi bezleri-ki erkeklerde Tyson bezi ve kadinlarda da Bartolin bezleri&lt;br /&gt;  * Rahimde serviks kanali&lt;br /&gt;  * Erkeklerin torbalarindaki epidimis-torbalarin salgi bezleri kanali&lt;br /&gt;  * Anus, rektum&lt;br /&gt;  * Gozde konjunktiva-goz kapaklari icindeki ve gozun onundeki mukus derisi enfeksiyonu&lt;br /&gt;  * Agizda ve bogazda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bana belsoguklugu hastaligi nasil bulasir ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  * Bel soguklugu oral=agizdan, vajinadan ve anusten=rektumdan yapilan anal seksle bulasir.&lt;br /&gt;  * Penis ve dil vajinaya, agiza veya anuse/makata/rektuma  tamamen girmese bile bel soguklugu bulasir ve hatta vucuttan salgilanan sivilara degilmese dahi bulasir.&lt;br /&gt;  * Eger penis girerse veya vucut sivilari degerse bir yerinize, enfeksiyon=hasta olma riskiniz artar.&lt;br /&gt;  * Bel soguklugu hasta anneden bebege gecer-bebek dogarken hastalikli dogum kanalindan gecerken hastaligi alir.Bu bebegin gozlerinde veya kaninda belsoguklugu enfeksiyonuyla neticelenir.&lt;br /&gt;  * Cocuklarda bel soguklugu CINSEL TACIZ ve /veya tecavuz  sebebiyle olablir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel soguklugunun belirtileri nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bircok erkekte hastaliga maruz kaldiktan , kaptiktan sonra ilk iki-bes  gun icinde ortalama 1-30 gunde belirtiler baslar, gorulur. Bircok belsoguklugu kapan kadinda ise semptomlar gorulmeyecektir-buna asimptomatik denir.Belirtiler gorulen kadinlarda ise hastaligi aldiktan 10 gun icinde semptomlar baslar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerde hic belirti gorulmeyebilir de ;ama gorulenlerde&lt;br /&gt;  * Penisten akinti vardir&lt;br /&gt;  * Iserken  yanma veya agri gorulur&lt;br /&gt;  * Her zamankinden daha fazla idrar yapilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kadinlarda genellikle semptom gorulmez  ama su belirtilere rastlanabilir;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  * Vajinadan akinti&lt;br /&gt;  * Seks sirasinda agri&lt;br /&gt;  * Idrar yaparken yanma veya agri&lt;br /&gt;  * Karinda, karin altinda agri veya anormal kanama (enfeksiyonun PID denen safhaya gelistiginin, ilerlediginin isaretidir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem erkekte hem de kadinda hic belirti gorulmeden enfeksiyon olmasi,bel soguklugu olmasi cok siktir ve erken belirtiler cok hafiftir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalikli bir partnerle anal/anusten seks yapan hem erkekte hem de kadinda anuste/rektumda enfeksiyon gorulebilir;bunlarin hasta olmalarina ragmen % 90 ninda belirti gorulmeyebilir ancak sunlar da gorulebilir;&lt;br /&gt;  * Rektal kasinma (anuste, kicta kasinma)&lt;br /&gt;  * Akinti&lt;br /&gt;  * Diskilama sirasinda/kaka yaparken agri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadinlarda genelde rektal seks yapmadan da rektal enfeksiyon gorulebilir ;sebebi muhtemelen vajinadan akinti nedeniyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadin ve erkekte ayni zamanda agizda bel soguklugu enfeksiyonu gorulebilir; cogunda, yani % 90 ninda semptom,belirti yoktur;ancak bazilarinda agrili, hafif aciyan bogaz soz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.thebody.com/sowadsky/symptoms/symptoms.html  5.NCI RESME BAKIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.grin.net/~sycamore/std/index.html resimlere bakin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.drkoop.com/conditions/ency/article/001949.htm emin ve korunmali seks yapmak-lateks kondom kullanin mutlaka ve tek esli olunuz! Tek tek resimlerin ustune tiklayin ve cinsel hastaliklarin semtomlarini gosteren resimlere bakın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel soguklugu hastaligim var mi nasil ogrenirim?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  * Hic bir belirtiniz dahi olmasa, basklalarina bel soguklugu bulastirirsiniz;iste bu nedenle riskte olan birisi kendisinde hicbir belirti dahi olmasa test olmalidir.&lt;br /&gt;  * Test ya idrarda testle veya hastalikli bolgeden hucre alinarak yapilir.&lt;br /&gt;  * Dogru test yapabilmek icin;hastalar doktorlarina ne cins seks yaptiklarini soylemek zorundadirlar- oral, vajinal,anal&lt;br /&gt;  * Belsoguklugu kultur testinde aldatici negatif cikmasi mumkundur&lt;br /&gt;  * Atlanta CDC, ABD Hastaliklari Onleme ve Kontrol Merkezi bel soguklugu olan kisinin hem bel soguklugu ve hem de klamidia icin tedavi edilmesini soylemektedir.Klamidianin belirtileri bel sogukluguna benzer;bu da genelde yanlis teshise yol acmaktadir.&lt;br /&gt;  * Erkeklerde test icin;CDC kultur testini tavsiye etmektedir-iki cins test vardir aslinda.Her iki test de uretere,bazen rektuma veya bogaza bir minik cubuk sokularak ornek doku alinir .Kadinlarda ise ayni islem vajina/serviks veya bazen rektum veya bogazdan yapilir ornek almak icin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel soguklugunun tedavisi nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kisi hastalandigi olaydan itibaren tedavinin basarili neticendigi ana kadar, tamamen iyilestigi kesinlesinceye kadar “bel soguklugu enfeksiyonlu” sayilmalidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavsiye edilen ilaclar-Tedavi ise;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  * Cefixime  (cephalosporin sinifi)&lt;br /&gt;  * Ceftriaxone (cephalosporin sinifi)&lt;br /&gt;  * Ciprofloxacin (quinolone sinifi)&lt;br /&gt;  * Ofloxacin ( “)&lt;br /&gt;  * Azithromycin (macrolide sinifi)&lt;br /&gt;  * Doxycycline (tetracycline sinifi)&lt;br /&gt;  * Siz ulkemizde bunlar var mi, esdeger ilaclar hangileri doktorunuzdan ogrenin, arastirin.&lt;br /&gt;  * Hamile kadinlara Doxycycline (tetracycline sinifi), Ofloxacin ( “) ve Ciprofloxacin (quinolone sinifi), quinolone verilmez. Ama cephalosporin ile tedavi edilebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorumla gorustukten ve bel soguklugu teshisi konduktan  sonra neler yapmaliyim?&lt;br /&gt;  * Recetede yazildigi gibi, hic aksatmadan ilaclarinizi surekli iciniz.&lt;br /&gt;  * Tum partnerler doktor kontrolundan gecmeli ve tedavi olmalidirlar&lt;br /&gt;  * Siz ve de hem de partneriniz de kesinlikle tedavi oldugunuz anlasilmadan,asla seks yapmayiniz&lt;br /&gt;  * Tedaviden sonra belirtiler tekrar gorulenler, semptomlar devam edenlere, tekrar kultur testi yapilmalidir.&lt;br /&gt;  * Tedaviden sonra gorulen enfeksiyon/bel soguklugu daha cok tedavinin basarisiz olmasi degil, hastanin tekrar enfeksiyona maruz kalmasi nedeniyledir (yani ayni hasta kisi veya baska hasta kisilerle yine seks yapmistir vs )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel soguklugu olmamak icin, riskimi azaltmak icin neler yapabilirim- ne yapmaliyim?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  * Seks yapmayin&lt;br /&gt;  * Vajinal, oral=agizla ve anal, anusten seks yapmak icin her ucunde de mutlaka lateks kondomlar kullanin seksin ta en basindan en sonuna kadar- oyle ki hic ciplak ciltle temasiniz olmamali&lt;br /&gt;  * Karsilikli tek esli olun- sadece hastaliksiz ve tek else seks yapiniz surekli. Birden fazla seks partneriniz olmasi , belsoguklugu dahil, AIDS dahil,her turlu cinsel hastalanma riskinizi her zaman arttirir.&lt;br /&gt;  * Eger cinsel hastaliginiz varsa, agizla, vajinadan, anusten asla seks yapmayiniz ta ki her iki taraf da, ya da tum partnerler tamamen tedavi olup, kesinlikle iyilesene kadar.Tedavi ve tedaviden sonra doktorunuzla gorusmek cok onemlidir bu hastaliklarda tekrarlama zincirini kirabilmek icin.&lt;br /&gt;  * Vajinadan yapilacak cinsel iliski icin mutlaka  lateks kondom yani sira suda cozulen sperm olduruculer kullanin-kopukler, joleler, kremler veya vajinaya sokulan supozutuar seklindekiler. Agiz ve anusten yapilan cinsel iliskilerde bunlar tavsiye edilmemektedir.&lt;br /&gt;  * Dil veya penis tamamen vajinaya, agza veya anuse/rektuma girmese dahi bel soguklugu bulasabildigi icin, seksuel her turlu temasin en basindan ta en sonuna kadar lateks kondom kullanmak ve asla cilt temasi olmamasi korunmak icin en iyi yontemdir. Seks, oynasmak, surtunmek, sevismek vs basladigi anda lateks kondom MUTLAKA TAM VE DOGRU SEKILDE takilmis olmalidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bel soguklugu hakkinda neden endiseleneyim ki?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerde tedavi edilmeyen bel soguklugu sunlara sebep olur;&lt;br /&gt;  * Cocuk sahibi olamazsiniz&lt;br /&gt;  * Testislerinizin/torbalarinizin arka tarafindaki ortadaki ip gibi seyin, hastalanmasina, enfekte olmasina sebep olur-epidimitis denir&lt;br /&gt;  * Prostatta enfeksiyona sebep olur- buna prostatis denir&lt;br /&gt;  * Ureterde tikanikliklara ve problemlere sebep olabilen, ureterde tikanma ve daralmalara sebep olur-yaralar olusur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi edilmeyen bel soguklugu kadinlarda sunlara sebep olur&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;  * PID denen, kadinda pelvik/ karin ici enfeksiyona sebep olur bu da kadinda kisirliga, ANNE OLAMAMAYA  sebep olabilir&lt;br /&gt;  * Kronik regli problemleri gorulur&lt;br /&gt;  * Dogumdan sonra rahim ici endometriyal dokunun alevlenmesi, enfeksiyonu gorulur&lt;br /&gt;  * Tuplerde hamilelik yasanir- spermle dollenen yumurta Fallopian tuplerinden yolculugunu yapip, asagi inerek rahime yerlesip tutunamaz-tuplerin icinde yapisir kalir- kadinda acil durum, dusuk, sanci  yasanir-hayatini kaybedebilir hemen teshis ve mudahale edilmezse&lt;br /&gt;  * Ani dusukler gorulur&lt;br /&gt;  * Idrar torbasinda enfeksiyon= yani sistit gorulur&lt;br /&gt;  * MPC denen rahim agzi/boynundan sari akinti gorulur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadin,erkek ve cocuklarda tedavi edilmeyen bel sogukluklari sunlara sebep olur;&lt;br /&gt;  * DGI denen Disseminated Gonococcal Infection kadin ve erkeklerin % 1 rinde gorulur. Bu bel soguklugunun kan dolasim sistemine yayilmis olmasi demektir.&lt;br /&gt;  * Ates ve ciltte lezyonlar/ lekeler ve/ veya eklemlerde agrili sismeler- artirit&lt;br /&gt;  * Eger yapilan tedavi basarisizsa yeni dogan bebeklerde gozde bel soguklugu demek olan Konjunktival enfeksiyon gorulur&lt;br /&gt;  * Bebeklerde artirit veya kanda bakteri zehirlenmesi demek olan sepsis yasanir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Partnerimle bel soğuklumu konusmalı mıyım?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet. Partnerinize bunu soylemek zor olabilir ama unutmayin bircok insan cinsel hastaligi oldugunu bilmiyor bile. Partnerinize, esinize bir an once soylemelisiniz ki o da tedavi olsun. Bel soguklugu oyle bir zincirdir ki herkes ayni anda tedavi olmazsa, ondan size, sizden ona surekli defalarca tekrar tekrar gecer! Dolayisi ile siz tedavi oluyorsaniz, partneriniz de mutlaka tedavi olmalidir ki 2 niz de iyilesin.Bu her cinsel hastalik icin de gecerlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5160731865300990594?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5160731865300990594/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5160731865300990594' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5160731865300990594'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5160731865300990594'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/05/bel-soguklugu.html' title='bel soğukluğu'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6168850962035345018</id><published>2008-05-13T19:22:00.000-07:00</published><updated>2008-05-13T19:25:08.910-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zona'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gece yanığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zona hastalığı'/><title type='text'>zona</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp2.blogger.com/_RQwx-7J8vjc/SCpNef7Fw8I/AAAAAAAAABU/1ly26Y3U1FM/s1600-h/zona.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://bp2.blogger.com/_RQwx-7J8vjc/SCpNef7Fw8I/AAAAAAAAABU/1ly26Y3U1FM/s200/zona.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5200053906113414082" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Zona olarak da bilinen Herpes Zoster su çiçeği virüsünün yaptığı bir enfeksiyondur.&lt;br /&gt;Su çiçeği geçiren herkes Zonaya yakalanabilir. Virüs sinir köklerinde aktif olmayan bir şekilde yaşamını sürdürür ve yeniden aktifleştiğinde Zona gelişir. Suçiçeği geçiren kimselerin % 20 si Zona geçirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüsü uyandırıp aktifleştiren neden bilinmemektedir. Vücudun enfeksiyonlarla baş etmesini sağlayan bağışıklık sistemindeki bir güçsüzlük virüsün çoğalmasına ve sinir boyunca deride yayılmasına neden olur. Çocuklar bile Zona geliştirebilmesine rağmen, genellikle 50 yaşın üzerinde rastlanır. Hastalık, travma, stres gibi faktörler zona geçirilmesine neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir nedenle bağışıklık sistemi zayıflayan kişi zona geçirebilir. Bu kişilerde hastalık ciddi seyretmeye eğilimlidir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı lösemi, lenf oma gibi kanserler ve de AIDS de zona sık görülür. Kanser kemoterapisi ve radyoterapi, organ naklinde kullanılan ilaçlar, uzun süreli kortizon kullanımı bağışıklık sistemini baskılayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonanın bulguları nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonanın ilk bulgusu derinin belirli bir bölgesinde yanma batma tarzında ağrı ve duyarlılık artışıdır. Bu ağrı döküntünün gelişmesinden 2-3 gün önce döküntü alanında başlar. Bu arada baş ağrısı ve ateş olabilir. Bu alanda daha sonra kızarıklık ve şeffaf su kabarcıkları gruplar halinde oluşur. Bu kabarcıklar 2-3 hafta kadar sürer. Bu kabarcıklar koyu renkli kan ile dolar, sonra kabuklanır ve iyileşmeye başlar. Ağrı daha uzun süre sürebilir. Nadir olarak döküntü hiç görülmemeksizin de ağrı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrının şiddeti nasıldır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı sıklıkla ağrı kesici ilaçlar kullanmayı gerektirecek kadar şiddetlidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona genellikle vücudun hangi bölgesinde görülür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona genellikle gövdede ve kalçalarda görülür. Fakat yüz, kol ve bacaklarda da görülebilir. Gözde kalıcı hasar bırakabildiği için göz de hastalık görüldüğünde dikkatli bir bakım gerekir. Burun ucunda su kabarcığı oluşmuşsa bu göz tutulumunun olduğunu gösterir. Bu durumda muhakkak Göz Hastalıkları uzmanı tarafından muayene yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonanın komplikasyonları nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri döküntüleri geriledikten sonra Zonaya ait ağrı kalabilir. Özellikle yaşlı hastalarda ağrı aylar ve yıllar boyu kalır. Zonanın erken evrelerinde tedaviye başlamak ağrı gelişimini engelleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su kabarcıklarında bakteri enfeksiyonu gelişebilir ve bu yaraların iyileşmesini engeller. Döküntüde ağrı ve kızarıklık artarsa muhakkak doktorunuza başvurun. Bu durumda antibiyotik tedavisi gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir durum Zonanın tüm vücuda ve diğer organlara yayılmasıdır. Nadir olarak görülen bu durumda bağışıklık sistemi baskılanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona nasıl tanınır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanı su kabarcıklarının tipik görüntüsü ve döküntü başlamadan önce vücudun tek tarafında ağrı olması ile konulur. Gerekirse incelenmek üzere su kabarcıklarından örnek alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona geçiren bir kişi de önemli bir hastalık veya bağışıklık sisteminde bir yetersizlik olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona geçiren hastaların çoğu sağlıklıdır. Bununla beraber başka hastalıklar veya AIDS var ise bu doktora bildirilmelidir. Çünkü bu durum tedaviyi etkileyebilir. Doktorunuz bu durumla ilgili olarak tıbbi hikayenizi sorgulayabilir ve bir takım testler (röntgen ve kan tahlilleri) isteyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona bulaştırıcı mı dır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona daha evvelden suçiçeği geçirmemiş kişilere bulaşabilir, fakat bu kişilerde zona değil, suçiçeği gelişir. Zona, su çiçeğine göre daha az bulaştırıcıdır. Zona su kabarcıkları patladığında bulaştırıcı hale gelir.Yeni doğanlar ve bağışıklık sisteminde yetmezlik olanlar zonalı kişilerden virüsü alarak suçiçeği geliştirmeye eğilimlidir. Zonalı hastalar nadiren hastaneye yatırılarak tedavi edilme ihtiyacı gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık deride iz bırakır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerde yaşlılarda ve ikincil olarak bakteri enfeksiyonu gelişenlerde iz kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavisi nasıldır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona genellikle birkaç haftada iyileşir, nadiren tekrar eder. Ağrı kesici ve soğuk pansumanlar faydalı olur. Eğer erken tanı konulup, ilaçlar erken dönemde başlanırsa, virüsün yayılımı azalır, bulgular daha çabuk iyileşir. Bu ilaçlar baş ağrısı, mide rahatsızlığı yapabilirler. Tedavinin erken başlanması önemlidir. Bu ilaçların kullanımı zona sonrasında ağrı gelişimini engellemez, fakat ağrılı dönemin kısalmasını sağlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetli enfeksiyonlarda, göz tutulumunda ve şiddetli ağrı olan hastalarda antiviral ilaçlarla birlikte kortizon verilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zona sonrasında görülen ağrı kesici tabletlerin gündüz ve gece alımı ile azaltılabilir. Bazen tedavide depresyon ilaçları ağrıyı azaltmak amaçlı kullanılabilir. Günde 3-4 kez kurutucu pansumanların uygulanılması ağrıyı azaltır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6168850962035345018?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6168850962035345018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6168850962035345018' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6168850962035345018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6168850962035345018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/05/zona.html' title='zona'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_RQwx-7J8vjc/SCpNef7Fw8I/AAAAAAAAABU/1ly26Y3U1FM/s72-c/zona.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7670962920092684974</id><published>2008-01-18T04:15:00.000-08:00</published><updated>2008-01-18T04:18:42.685-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gebelik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğum öncesi cinsellik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doğum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cinsel istek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seks'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gebelik ve sex'/><title type='text'>gebelik ve seks</title><content type='html'>Gebelik kadın hayatını kökten etkileyen son derece değişik bir süreçtir. Bu süreç içerisinde fiziksel değişikliklerin yanısıra pek çok psikolojik değişiklik de ortaya çıkar.&lt;br /&gt;Hayatın her evresinde büyük önem taşıyan cinsellik ve cinsel yaşam çoğu zaman gebelikten olumsuz etkilenir. Özellikle ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarında bu sürece uyum sağlama aşamalarında cinselliğe karşı soğukluk olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsellik ve cinsel istek aslında insanın içinde doğuştan var olan içgüdülerden biridir. Bu güdünün amacı varlıkların kendi soyunu devam ettirme isteğidir.&lt;br /&gt;Gebeliğin fark edilmesi ile birlikte kadınlarda annelik içgüdüsü biraz daha baskın hale gelir. İlk gebeliğini yaşayanlar da dışarıdan gelecek her türlü müdahalenin bebeğe zarar vereceği düşüncesi anne adayının cinsel isteklerini köreltebilir. Oysa ki normal seyreden bir gebelikte cinsel ilişkinin olumlu ya da olumsuz hiçbir etkisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk arasında erken dönemde yaşanacak cinsel ilişkinin bebekte sakatlık ya da ölüme neden olacağı veya bir düşük ile sonuçlanacağı fikri hakim olmasına rağmen bunun hiç bir bilimsel dayanağı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelik ilerledikçe ve anne adayı kendisinde gerçekleşen bu değişime uyum sağladıkça cinsel istekte de bir artış görülebilir, ancak rahimin iyice büyümesi ile birlikte cinsel ilişki teknik olarak zor bir hal alır. Bu durum zaman zaman anne adayında ağrı ve acıya neden olabilir. Bu nedenden ötürü gebeliğin son dönemlerinde cinsel istekte yeniden azalma görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin normal olarak gittiği durumlarda son dört haftaya kadar cinsel yaşamda hiçbir kısıtlama yoktur. Bu dönemde erkeğin ejekulasyon sıvısı (meni) içinde bulunan ve "prostaglandin" adı verilen maddelerin rahim kasılmalarını başlatarak erken doğuma sebep olabileceği düşüncesi nedeniyle ilişki önerilmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine, daha önceden tekrarlayan düşük öyküsü olan veya erken doğum yapan kadınlarda, orgazma bağlı düşük riskleri nedeni ile ilk üç ayda ilişki kısıtlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamakta olduğu gebeliğinde herhangi bir dönemde vajinal kanama olması durumunda, düşük veya erken doğum tehtidi olan kadınlarda ilişki kesinlikle yasaklanır. Bu yasak tehlikenin ortadan kalktığı kesin olarak saptanana kadar devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkekte veya kadında teşhis edilmiş "genital enfeksiyon" varlığında da tam olarak tedavi tamamlanıncaya kadar yasak konmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Riskli gebelikler sınıfına giren "plasenta previa (plasentanın önde gelmesi)" durumunda da kanamayı başlatma riski nedeni ile ilişkiden kaçınmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebe kadın psikolojik korkular nedeni ile ilişkiden kaçınıyorsa bu durumu anlayışla karşılamak ve zorlamamak gerekir.&lt;br /&gt;Daha kolay anlaşılabilir olması için bu bölümün geri kalan kısmı soru-cevap şeklinde hazırlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Gebelikte seks yapmak doğru mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Erken doğum veya düşük (abort) riski yoksa, plasenta normal yerleşimli ise, bireylerde genital enfeksiyon taşıyıcılığı yoksa gebeliğin son ayı haricinde normal cinsel ilişki önerilebilir.&lt;br /&gt;Ancak ilişki sonrası karın ve kasık ağrısı veya kanama şikayeti olan kişiler ilişkiden kaçınmalıdır. Eğer gebe cinsel ilişki yönünden risk taşıyıp taşımadığını bilmiyorsa mutlaka bir doğum uzmanına gidip danışmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Cinsel ilişki düşüğe sebep olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Pek çok çift gebeliğin özellikle ilk üç ayı içerisinde cinsel ilişkiye girmenin düşüğe sebep olabileceğini düşünmektedir. Fakat bu dönem zarfında gerçekleşen düşüklerin pek çoğu ilişkiyle bağlı olmayıp, rahim içinde gelişmekte olan bebekteki genetik bozukluklarla ilişkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Orgazm olmak erken doğuma sebep olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Orgazm olmak rahmin kasılmasına sebep olabilir. Fakat yapılan araştırmaların büyük bir çoğunluğuna göre, normal bir gebelikte cinsel ilişki olsun veya olmasın orgazmın, doğum eyleminin başlamasına veya erken doğuma sebebiyet vermediğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer önceden prematüre (erken) doğum yaptıysanız, meme uçlarının uyarılması doğum ağrılarınızı başlatabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Cinsel ilişki bebeğe zarar verir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Kesinlikle hayır. İlişki esnasında erkeğin penisi fiziksel olarak bebeğe temas etmez. Çünkü bebek, rahim kasları, amniyon sıvı ve kesesi tarafından oldukça iyi korunmaktadır.&lt;br /&gt;Ayrıca rahim kanalının girişindeki mukus tıkaç (servikal mukus) semenin ve bakterilerin rahim içine geçişini engeller. Ancak, derin ilişki veya zorlama, ağrıya sebep olursa bundan kaçınılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Gebelik süresince cinsel ilişkiden kaçınmanın tavsiye edildiği belli bir dönem var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Gebeliğin son haftalarında önlem amacıyla cinsel ilişkiden kaçınmayı tavsiye edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebeliğin son ayında haftada birden fazla cinsel ilişkiye girmenin, rahim içi enfeksiyon riskini arttırdığını ifade eden bir çalışma vardır.&lt;br /&gt;Ancak bu çalışmayı destekleyen başka araştırmalar mevcut değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine, gebeliğin herhangi bir döneminde;&lt;br /&gt;Vajinal kanama&lt;br /&gt;Amniyon suyunun gelmesi&lt;br /&gt;Servikal yetmezlik (Rahim kanalın normalden kısa ve geniş olması)&lt;br /&gt;Erken doğum ve düşük risklerinin varlığı veya önceki gebeliklerinde bu problemleri yaşamış olanlar&lt;br /&gt;Plasenta previa (plasentanın rahim kanalının ağzını tıkaması) gibi durumlar ortaya çıkarsa, doğum uzmanı muhtemelen cinsel ilişkiden kaçınılması gerektiğini söyleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, ikiz gebelik gibi erken doğum ihtimalinin yüksek olduğu diğer riskli durumlarda da, gebeliğin altıncı ayından sonra cinsel ilişkiden kaçınmak gerekebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer gebede daha önceden geçirilmiş düşük veya erken doğum hikayesi varsa yine cinsel ilişki tavsiye edilmeyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru: Gebelikte cinsel ilişki esnasında prezervatif kullanımı önerilmekte midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Gebe olsun veya olmasın, yeni veya birden fazla kişiyle cinsel ilişkiye giren tüm kadınlar (poligamik kadınlar), cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak için prezervatif kullanmalıdır.&lt;br /&gt;Cinsel yolla bulaşan hastalıklar kapan tüm gebeler, bebeğe zarar verebilecek enfeksiyonlara açıktır ve erken doğum yapma olasılıkları vardır. Hepatit B, Hepatit C, HIV (AIDS) ve Herpes mikroorganizmaları cinsel ilişki ile bulaşan ve doğum yoluyla bebeğe aktarılabilen enfeksiyon etkeni ajanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Kadının cinsel arzuları gebelikten nasıl etkilenir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Gebeliğin ilk üç ay, ikinci üç ay ve son üç ay olmak üzere üç ayrı dönemi vardır. Her dönemin özellikleri birbirinden farklı olduğu gibi bu dönemlerdeki cinsel istek ve arzular da farklıdır.&lt;br /&gt;Gebeliğin adaptasyon dönemi olan ilk üç ayında cinsel arzularda genel olarak bir azalma gözlenebilir ve bu durum çiftin cinsel hayatını etkileyebilir. Bu dönemde değişen hormon dengeleri, bitkinlik, halsizlik, bulantı ve kusmalar ile kadının kendini güçsüz ve çirkin hissetmesi cinsel arzuları olumsuz yönde etkileyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci üç ay boyunca, cinsel dürtülerde bir takım değişiklikler meydana gelmeye başlar. Göğüslere ve cinsel organlara giden kanın artışıyla beraber cinsel dürtüler normale dönebilir. Hatta göğüslere ve cinsel organlara giden kanın artması, kişinin kendisini daimi olarak cinsel ilişkiye hazır hissetmesine sebep olabilir. Bu nedenle ilişki esnasında dürtülerde artış bile meydana gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son üç aya girildiğinde ise gebeler genelde cinsel arzularının tekrar azalmaya başladığını hissederler. Büyük bir karın cinsel ilişkiyi fiziksel olarak zorlaştırabilir. Bunun yanında artan yorgunluk, sırt-bel-karın ağrıları, artan vajinal akıntı ve mantar enfeksiyonları, vajendeki ödemlenme sonucunda ilişki anında hissedilen acılar gebeyi yeniden cinsel ilişkiden uzaklaştırabilir.&lt;br /&gt;Son dönemdeki bir çift, birbirini zorlamadan rahat hareket edebilecekleri pozisyonlarda seks yapmayı deneyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Gebelikte cinsel ilişki sırasında hangi pozisyonlar denenebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap: Değişik pozisyonları denemeniz gebelik boyunca faydalı olabilir. Örneğin çok kullanılan erkeğin üstte olduğu yol, son dönemlerdeki bir gebelikte karnın yaptığı basınca bağlı hem anneye rahatsızlık verecektir, hem de çocuğun kan dolaşımını bozacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İleri gebelik haftalarında, daha çoklukla kadının üstte veya yanda olduğu, kadının hareketlerine yön verebileceği pozisyonlar tercih edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gebelik hormonları etkisiyle vagina salgısının artması tüm vücutta olduğu gibi vaginada da oluşan ödem nedeniyle ilişki sırasında ağrı duyusu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Çiftler tüm bu cinsel arzu değişiklikleriyle nasıl başa çıkabilirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Gebe kadın, eşinden cinsel ilişki isteği olmaksızın şefkat bekleyebilir. Fakat erkek de bu isteksizliği bir reddedilme olarak algılayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olan çiftlerin birbirinin isteklerini ve arzularını açıkça konuşabilmesidir. Diğer seks yöntemleri de konuşulabilir. Örneğin oral seks, masaj veya mastürbasyon denenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Neden gebelikte seks konusunda fazla konuşulmamaktadır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Konu hakkındaki bilimsel yayınlar kafa karıştırıcıdır. Diğer bir neden ise bazı hekimlerin hastalarıyla cinsel konularda konuşmaktan rahatsızlık duyması olabilir. Bu sebeplerden dolayı, çiftler gebelik esnasında cinsel ilişkiden kaçınmaları gerektiği mesajını alabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında cinsellik ve cinsel istek, insanın içinde doğuştan var olan içgüdülerden biridir. Bu güdünün amacı, varlıkların kendi soyunu devam ettirme isteğidir. Buna rağmen bu konu maalesef hala bir tabu konumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru:  Doğumdan ne kadar süre sonra çiftler cinsel ilişkiye girebilirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap:  Doğru cevap çifte göre değişir. Genellikle, rahatsızlık veren bir sorun yok ve her şey yolunda gidiyorsa normal doğum veya sezaryenden 20-25 gün sonra cinsel ilişkiye başlanabilir. Fakat çiftler, anne-baba olduktan sonra cinsel ilişkilerinde de bir takım değişiklikler yaşarlar. Bu da çok normaldir ve eğer kafalarda bir takım soru işaretleri oluşmuş ise en iyisi çiftin güvendikleri bir jinekoloğa muayene olduktan sonra karar vermeleridir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7670962920092684974?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7670962920092684974/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7670962920092684974' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7670962920092684974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7670962920092684974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/gebelik-ve-seks.html' title='gebelik ve seks'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-2260381366458809257</id><published>2008-01-14T23:37:00.000-08:00</published><updated>2008-01-14T23:43:53.033-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kuyruk sokumu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pilonidal sinüs'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kıl dönmesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iltihap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dermoid kist'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='abse'/><title type='text'>kıl dönmesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kıl dönmesi&lt;/span&gt;, kılların kuyruk sokumu ve nadiren göbekte cilt altına geçip yara, abse ve fistül oluşturmasıdır. Kıl dönmesi, yani DERMOİD KİST veya PİLONİDAL SİNÜS, cilt altı kıl yuvası demektir. Sırt ve baştan dökülen kılların kuyruk sokumundaki iki kaba et arasında, kıllı ve terli oluğa takılıp sürtünmelerle oluğun en dibindeki ter bezi deliklerinden vida gibi dönerek cilt altı yağ dokusu içine hissettirmeden girmesi, labirentler açması, peşinden labirentlere giren bakterin de katkısı ile etrafı iltihaplandırması; cerahatlı veya kanlı, pis kokulu akıntılar ve abseler oluşturmasıdır. Sert büro koltuklarında ve bilgisayar başında, özellikle kaykılık pozisyonda uzun süre oturanlarda veya uzun süre jip sürenlerde veya uzun süre otobüs yolculukları yapanlarda daha sık olur. Kıl dönmesi 16 ila 30 yaş arası kıllı ve gürbüz, genç erkeklerde, nadiren de genç bayanlarda oluşur. Oluş şekline gelince; kıllar yılan derisindeki gibi yivli veya pullu olup, dar ve sıkışık veya sürtünmeli ortamlarda kıpırdandıkça tek yönde ilerler. Saç telini iki parmak ile tutup hafifçe oğuşturunca bu hareketi açıkça görmek mümkündür. Benzer şekilde iki kaba et arasındaki herhangi bir serbest kıl, sürtünme, itelenme ve dönme mekaniği ile oluğun dibine doğru hareket eder. Hiperkeratoz ve aşırı terleme nedeni ile genişlemiş bir ter bezi ağzından deri içine girebilir, peşinden başka bir kıl geçebilir. Giderek bu minik ağız, kılların minik zorlaması ile genişler, deri hücreleri ter bezinin ve deliğin içine doğru yürür ve deliklerin iç yüzeyi cilt epiteli ile döşenerek minik bir tünel oluşur ve peşpeşe kılların buraya girmesi kolaylaşır. Uzun saç kılları bile girebilir. Bazan bir kaç kıl girdikten sonra tünel girişi iyileşip kapanabilir. Ama tünel içindeki kılların ve bakterilerin cilt altında derinlere doğru ilerlemesi ve iltihaplanmalar devam eder. Günün birinde mutlaka abseleşme ve fistülleşme olur. Fistül ağızlarının % 78'i oluğun sol kenarında ve % 82'si kıl giriş deliklerinin yukarı tarafında yer alır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kuyruk sokumunda ;&lt;br /&gt;* Ağrı&lt;br /&gt;* Akıntı&lt;br /&gt;* Kaşıntı olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nasıl Oluşur?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kuyruk sokumunda toplu iğne başı ile bir misket sığacak büyüklüğe kadar değişen büyüklüklerde bir veya birden fazla delik ile karşımıza çıkar. Kıl, zamanla cilt altında ilerleyip tüneller oluşturabilir. Bir süre sonra iltihapla beraber deriyi bir yerden patlatır. Akıntıyla beraber kılların bir kısmını da vücut dışarı atmış olur. Kılların taşıdığı mikroplarla cilt altında gelişen iltihaplanma bazen abse dediğimiz ağrılı şişliğe neden olur. Birkaç gün içinde ağrı giderek artar ve absenin patlaması ile ağrı azalır, akıntılı dönem başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kıl Dönmesi Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Flap yöntemi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak orta hattaki kıl dönmesini çıkarıp yerine yanlardan daha dayanıklı kılsız bir cilt parçasını getirip dikme işlemini içerir. Kıl dönmesi çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğa yan taraftan cilt, cilt altı ve kasın zarını içeren bir parça dil şeklinde kökü vücuda bağlı olarak getirilip dikilir. En büyük üstünlüğü tekrarı diğer ameliyatlara oranla daha azdır.Getirilen parçanın şekline yada tarif eden cerrah yada kliniğin adına göre limberg, rhomboid, eliptik, karydakis, modifiye limberg, V-Y flap, Z plasti gibi çeşitli isimler verilmiştir. Küçük ayrıntılar dışında etki ve yan etki konusunda ciddi farkları yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AVANTAJLARI:&lt;br /&gt;-Tekrarlama ihtimali düşüktür(% 1- 8 ) (çok değişken sonuçlar verilmektedir)&lt;br /&gt;-Gerginlik olmadığından daha az ağrılıdır (klasik ameliyata göre)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEZAVANTAJLARI:&lt;br /&gt; -İş gücü kaybı fazladır (10-15 gün)&lt;br /&gt; -Narkoz gerektirir(bölgesel uyuşturmayla yapılabilir ama kalite düşer)&lt;br /&gt; -Yataklı tedavi kurumu gerektirir(ayaktan da yapılabilir ama enfeksiyon riski çok yükselir)&lt;br /&gt; -Abartılı bir yara izi olur ( 10-12 cm uzunluğunda büyük bir “Z” harfi şeklinde&lt;br /&gt; -Yüzde 12 civarında enfeksiyon gelişebilir&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası erken dönemde yara açılabilir.&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası vakum aleti konmazsa kanama ve enfeksiyon riski çok artar.&lt;br /&gt; -Teknik olarak zor bir ameliyattır.&lt;br /&gt; -Uzun sürer (40-45 dakika)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ameliyatsız tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır uygulanan ameliyatla tedavi&lt;br /&gt; -Narkoz riski&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası ciddi ağrı&lt;br /&gt; -15-30 gün iş gücü kaybı&lt;br /&gt; -% 5-40 arası tekrarlama ihtimali&lt;br /&gt; -Yataklı tedavi kurumunda yapıldığından daha pahalı olması&lt;br /&gt; -Enfeksiyon&lt;br /&gt; -Pansuman(açık bırakılması durumunda 4-6 ay kadar sürebilir)&lt;br /&gt;gibi problemler sebebiyle doktorları yeni ameliyat teknikleri ve tedavi modelleri geliştirmeye zorlamıştır.&lt;br /&gt;Halihazırda en yaygın uygulanan ameliyatsız tedavide;&lt;br /&gt;Baş ve omuzdan düşerek kuyruk sokumuna yerleşip yumak yapmış kıllar toplandıkları boşluktan 2-3 mm lik aletlerle çıkarılır ve oluşmuş kapsülün içi kıllardan arındırılır.Yani hastalığın asıl sebebi ortadan kaldırılır.Kılların alınmasıyla 2-4 santimetreküp genişliğinde bir boşluk oluşur. Oluşan bu boşluğun içine orayı yok edecek kimyasal maddeler verilir. Gerekirse çevredeki kılları sayıca azaltmak için bölgeye lazer uygulanır. Ameliyat olmadığından yukarda sayılan problemlerin hiçbiri görülmez hasta hiçbir ağrı duymadan 8-10 dakikada tedavisini yaptırıp aynı anda işine dönebilir. Ameliyatsız kıl dönmesi tedavisi konusunda tecrübeli cerrah tarafından uygulandığında başarı şansı yüzde yüzlere yaklaşmaktadır.Uygun vakalar seçildiğinde genel olarak % 98 başarı öngörülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; AVANTAJLARI:&lt;br /&gt; -Tedavi 8-10 dakika gibi kısa sürede tamamlanır.&lt;br /&gt; -Hasta tedaviden hemen sonra işine dönebilir hiç iş gücü kaybı olmaz.&lt;br /&gt; -Gerek tedavi anında gerekse sonraki günlerde ağrı olmaz.&lt;br /&gt; -Yataklı tedavi kurumu gerektirmez ayaktan uygulanabilir.&lt;br /&gt; -Narkoz gerekmediğinden riski yoktur.&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası görülebilen kanama ve enfeksiyon gibi komplikasyonlar görülmez.&lt;br /&gt; -Ameliyat olmadığından yara izi ve deformasyon oluşmaz&lt;br /&gt; -Tedavi sonrası pansuman,bakım ve kontrol gerektirmez&lt;br /&gt; -Diğer tedavi yöntemlerinden % 60 - 90 oranında daha ekonomiktir.&lt;br /&gt; -Tekrarlama ihtimali ameliyatla tedaviye oranla çok daha azdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; DEZAVANTAJLARI:&lt;br /&gt; -Her vakaya uygulanamaz seçici davranmak gerekir.&lt;br /&gt; - İlk seansta % 70-80 oranında tam düzelme gerçekleşir ancak % 20-30 vakada 2 veya 3.seans gerekebilir.&lt;br /&gt; -%1- 3 oranında hiç düzelmeyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Klasik teknik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kıl Dönmesi Ameliyatı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır yapılan bir ameliyattır. Kıl dönmesinin olduğu alan genişçe çıkarılır oluşan açıklık cilt uç uca gelecek şekilde kalın iplerle dikilir.Rutin pansumanlar sonrası 12-14. günlerde dikişler alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; AVANTAJLARI:&lt;br /&gt; -Kolay uygulanan bir tekniktir.&lt;br /&gt; -Ameliyat süresi kısadır(25-30 dakika).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; DEZAVANTAJLARI:&lt;br /&gt; -Tekrarlama ihtimali çok yüksektir % 30 (% 50 ye çıktığını yazan yayınlar mevcuttur) &lt;br /&gt; -Narkoz gerektirir&lt;br /&gt; -2 Hafta pansuman ve bakım gerektirir&lt;br /&gt; -10-15 gün iş gücü kaybı olur&lt;br /&gt; -Yataklı tedavi kurumu gerektirir.&lt;br /&gt; -Ameliyatın sonrası ağrı çok fazladır giderek azalan şekilde 10-15 gün devam eder.&lt;br /&gt; -Geniş yara izi kalır.&lt;br /&gt; -Yüzde 10-15 enfeksiyon gelişebilir&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası erken dönemde yara açılabilir.&lt;br /&gt; -Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-2260381366458809257?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/2260381366458809257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=2260381366458809257' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2260381366458809257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2260381366458809257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/kil-donmesi.html' title='kıl dönmesi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4255288005830767999</id><published>2008-01-14T20:53:00.000-08:00</published><updated>2008-01-14T20:59:21.326-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kramp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='havuzda kramp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='denizde kramp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='panik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gebelik krampları'/><title type='text'>kramp</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kas krampları&lt;/span&gt;; ani başlayan ve kişiye oldukça fazla acı veren kas kasılmalardır. Kramp giren uzvumuz oldukça gergin ve dokunmaya karşı bile aşırı duyarlı olur. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kramp&lt;/span&gt;lar sadece yoğun egzersiz esnasında veya sonrasında meydana gelmez. Şeker hastaları, böbrek hastaları, kalp damar hastalığı olanlar ve gebeler de sıklıkla kramplardan şikayetçidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaslarımız yürüme, koşma, zıplama vb. hareketleri yapabilmesi için, iskelet sistemine en çok yardımcı olan, en önemli hareket sistemi organlarındandır. Vücudumuzun her yanı kaslarla kaplıdır. Kollarımızın, parmaklarımızın, bacaklarımızın, hatta iç organlarımızın çalışmasında bile, kaslar önemli görevlerdedir. Kaslarımızın bazıları bizim isteğimiz ile çalışırken, bazıları ise bizim isteğimiz dışında çalışırlar.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;Bazen bir, bazen birden fazla kas demetinde birden görülebilen; kısa, bazı durumlarda 10 dakikaya varan kasılmalara kramp ismi verilir. Kas krampları genellikle yoğun egzersizler ve dinlenme pozisyonlarında ortaya çıkar.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sadece egzersiz sonrası olmaz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kas krampları; ani başlayan ve kişiye oldukça fazla acı veren kas kasılmalardır. Kramp giren uzvumuz oldukça gergin ve dokunmaya karşı bile aşırı duyarlı olur. Kramplar sadece yoğun egzersiz esnasında veya sonrasında meydana gelmez. Şeker hastaları, böbrek hastaları, kalp damar hastalığı olanlar ve gebeler de sıklıkla kramplardan şikayetçidir. Böbrek hastalarının krampları diğerlerine göre daha şiddetli olabilir. Suni böbrek tedavisi görenler, kanlarındaki kalsiyum miktarının azalması nedeniyle şiddetli kramplar yaşarlar.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Çocuklarda da görülür&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yetişkinlerde daha sık görülen kramplar, çocuklarda özel durumlarda görülebilir. Özellikle bulantı, kusma gibi hastalığa yakalanan çocuklarda, aşırı sıcaklarda, kalsiyum eksikliklerinde, su kaybı ile doğru orantılı olarak kas krampları da görülebilir.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mineral eksikliği de etkiler&lt;/span&gt;  &lt;br /&gt;Kas kramplarında mineraller önemli yer teşkil eder. Magnezyum, potasyum ve kalsiyum eksiklikleri kramplara zemin hazırlar.&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;Gebelik dönemlerinde de kramplara sıklıkla rastlanır. Özellikle gebeliğin ilerleyen dönemlerinde, bebeğin de hızlı gelişme göstermesi, toplardamar üzerindeki baskıyı artırır. Bu durum gebelerde dolaşım problemlerine neden olur. Toplardamara artan basının yanısıra kalsiyumdan fakir beslenme de gebelerde kramplara neden olabilir. Özellikle bebeğin son aylarda kalsiyuma daha fazla ihtiyaç duyması ve annenin de bu ihtiyaca yeteri kadar cevap verememesi, gebelik kramplarını artırır. Kramplar genellikle dinlenme pozisyonunda ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kramplarda neler yapılabilir?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kas krampı geçiren birine yapılabilecek en iyi yardım, öncelikle yardım eden kişinin sakin olmasıdır. Gerilen kasları nedeniyle dokunmaya karşı bile aşırı duyarlı olan hastaya nazik ve sabırlı davranmak, hastanın yapacağınız yardıma sabır göstermesinde önemlidir. Hastaya yardımcı olabileceğinizi söyleyin ve rahatlamasına yardımcı olun.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hastayı düz bir zemine yatırın. Bir elinizle kramp girmiş ayağı diğer elinizle hastanın baldırını sıkıca kavrayın. Kramp giren ayağı yavaşça eski haline getirmeye çalışırken (yukarı doğru kaldırırken ) baldırına da hafifçe baskı uygulayın. Bu sayede bacak ile ayak&lt;br /&gt;arasında 90 derecelik bir açı oluşturmuş olacaksınız. Bir süre bu pozisyonda durduktan sonra hastanın ayağını ileri ve geriye yavaşça hareket ettirerek krampın azalmasına yardımcı olun.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gebelik kramplarında da eşinizden yardım isteyerek aynı egzersizi yapmasını isteyebilirsiniz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eğer sizin bacağınıza kramp girdi ise ve size yardım edecek biri yoksa, ayağa kalkıp, ellerinizi sert bir yere dayayın. Kramp giren bacağınızı bükmeden geriye doğru kaldırabildiğiniz kadar kaldırın. Bir süre bacağınızı bu şekilde hareket ettirin. Diğer bacağınız ile de yaylanma hareketi yaparak kramp girmiş bacağınıza yardımcı olabilirsiniz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eğer deniz ya da havuzda kramp girmiş ise yapabileceğiniz tek şey sakin olup, karaya doğru sırtüstü, kendinizi yormadan yüzmektir. Panik yapmanız en çok kendinize zarar verir. Eğer suyun içinde yanınızdaki arkadaşınıza kramp girdi ise siz suyun içinde&lt;br /&gt;arkadaşınızın bacağını ovalayarak ya da hafif vuruşlar yaparak rahatlatmaya çalışın. Krampların, kişiyi normalden daha fazla yorgun düşüreceği unutulmamalıdır. Bu nedenle krampta azalma olmuyorsa vakit kaybetmeden sırt üstü yüzerek karaya ulaşmaya çalışmak, yapılacak en doğru hareket olacaktır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kramplardan uzak durmak için aşırı sıcak günlerde sıvı tüketimimize önem vermeliyiz. Yaz günlerinde normalden daha hızlı sıvı kaybedeceğinizden, bu dönemlerde daha fazla su, ayran ve meyve suyu tüketmelisiniz. Asla alkol alarak denize girmeyiniz. Alkol kramp riskinizi daha da artıracaktır. Tek başınıza kimseye haber vermeden denizde açılmayınız. Gebelik döneminde tüketilen su ve süt miktarına özen gösteriniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hastaliklarimiz.blogcu.com/5974371/" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;kellik&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4255288005830767999?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4255288005830767999/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4255288005830767999' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4255288005830767999'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4255288005830767999'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/kramp.html' title='kramp'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-2490698317369009521</id><published>2008-01-13T01:19:00.000-08:00</published><updated>2008-01-13T01:22:34.987-08:00</updated><title type='text'>lazer epilasyon</title><content type='html'>Lazer epilasyon insan vücüdunda oluşan tüylenmenin tedavisinde kullanılan en önemli gelişmelerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Lazer epilasyon&lt;/b&gt; kullanımından daha öncelerde insanlar istenmeyen tüylerin yok edilmesi için ağda, traş, cımbız gibi tedavi edici olmayan yöntemler kullanmaktaydılar.&lt;br /&gt;Lazer Epilasyon ile birlikte bu tür eylemlere gerek kalmadan, insan vücudunda oluşan ve istenmeyen tüylenmenin önlenmesi için kalıcı bir çözüm bulunmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lazer epilasyon&lt;/span&gt; ve bu yöntemden daha farklı olan iğneli epilasyon yöntemide &lt;span style="font-style:italic;"&gt;lazer epilasyon&lt;/span&gt; gibi kalıcı çözüm olmaktadır, iğneli epilasyon lazer epilasyona göre daha fazla zaman almakta, bunun yanında ağrılı ve daha pahalı olması yönünden cezbediciliği kalmayan bir yöntemdir.&lt;br /&gt;Lazer epilasyon uygulamasında açık tenli ve koyu renkli tüylenmesi olan kişilerin daha başarılı sonuçlar elde ettiği gözlemlenmiştir.&lt;br /&gt;Lazer epilasyon uygulamasının yapıldığı merkezlerde, lazer epilasyon yaptıracak kişinin ten rengi, tüylenme durumu göz önünde bulundurularak her hastaya farklı lazer epilasyon uygulanır. Bu yüzden lazer epilasyon yaptırmaya karar veren bir kişi bu işi profosyonel anlamda yapan ve konunun uzmanlarını bünyesinde barındıran merkezlere gitmesi son derece önemlidir.&lt;br /&gt;Çünkü lazer epilasyon tedavisi sırasında uzmanlık, deneyim ve ekipmanlar sağlık açısından çok önemlidir… &lt;a href="http://www.lazerepilasyonu.gen.tr" target="_target" title="lazer epilasyon"&gt;&lt;b&gt;lazer epilasyon&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; uygulaması sırasında oluşacak etkilerin istenen ölçüde olmasının bu faktörlerle direkt olarak bağlantısı bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Lazer epilasyon tedavisi iğneli epilasyon tedavisine nazaran bazı üstünlükleri vardır bunları kısaca;&lt;br /&gt;- Lazer epilasyon tedavi süresi iğneli epilasyon tedavisine bakılarak çok daha az zaman almaktadır.&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lazer epilasyon&lt;/span&gt; tedavisinde iğneli epilasyon tedavisinde görülen ağrılarla karşılaşılmaz, bu tedaviyi gören kişilerde herhangi bir ağrı söz konusu olmamaktadır.&lt;br /&gt;- Epilasyon merkezlerindende öğrenilebileceği gibi lazer epilasyon tekniği iğneli epilasyona göre daha ucuzdur.&lt;br /&gt;İğneli epilasyon tedavi uygulaması her kıl kökü için farklı farklı uygulama yapılmaktadır ancak lazer epilasyon ile aynı anda birden fazla kıl köküne işlem yapıldığından daha az zaman almakta ve maliyeti daha düşük olmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-2490698317369009521?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/2490698317369009521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=2490698317369009521' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2490698317369009521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2490698317369009521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/lazer-epilasyon.html' title='lazer epilasyon'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5936930187000434834</id><published>2008-01-12T04:24:00.000-08:00</published><updated>2008-01-12T04:28:45.427-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gastrit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mide'/><title type='text'>gastirt</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gastrit&lt;/span&gt; mide mukozasının  bir çeşit inflamasyonudur (Yangı). Bu değişik etkenlerin  yaptığı  uyarı  sonrasında beyaz  kan  hücrelerinin mukozada  birikmesi anlamına  gelir. Gastrit akut veya  kronik  olabilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GASTRİTİN  SEBEPLERİ&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Helicobacter pylori (HP) :&lt;br /&gt;Kronik  gastritin  en sık  görülen  nedenidir. HP  ağız  yoluyla  alınarak  midede  yerleşen  ve  burada  gastrit  olarak  adlandırdığımız  bir iltihap oluşturan,  spiral  şeklinde  bir  bakteridir. Mide mukozasını örten  mukus  tabakasının  altında  yerleşerek  mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak  yaşamını  sürdürür. HP  hem  salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye  karşı oluşturduğu immun  yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu  yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus  tabakasını  zayıflatarak mide mukozasını  asit  ve diğer saldırgan faktörlere  duyarlı  hale  getirir. Gelişmekte olan ülkelerde  genellikle çocukluk   çağında alındığından tedavi edilmediğinde mide mukozasında hayat   boyu  süren  bir  kronik iltihaba  sebep olur.Yaşlı popülasyonda  daha  fazla olmak üzere toplumumuzun  yaklaşık %80 inin bu  bakteri ile  enfekte olduğu gösterilmiştir.  HP enfeksiyonu ülser  oluşumunda  önde  gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle  birlikte  bu bakteri ile enfekte olan insanların  hepsinde ülser oluşmaması  ve son yıllarda  giderek artan  oranlarda HP negatif  ülserlerin saptanması  ülser oluşumunda HP  yanında  başka  faktörlerin de etkili olduğunu  düşündürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen   hastalıklar şekilde görülmektedir.   HP  Dünya  Sağlı  Örgütünce (WHO) 1.derece  kanserojen  faktörler arasında  kabul edilmiştir. Bakterinin  midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan  ve dışkıda  antikor  ve antijen aranması  gibi  testlerle gösterilebilir. Midede  HP  varlığı saptanan   hastalarda  bazı  özel  ilaç  rejimleri kullanılarak bakteri mideden  temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80-85  civarındadır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Aspirin  ve antiromatizmal ilaçlar :&lt;br /&gt;Bu tür  ilaçlar  mide mukozasındaki  koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın  asit  ve diğer saldırgan   faktörlere  karşı hassasiyetini artırırak  gastrit oluştururlar. Oluşan  gastrit hiçbir  belirti  vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi  kronik formda ve ülser / kanama gibi komplikasyonların  oluşumu ile birlikte de seyredebilir.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BELİRTİLER&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gastritin belirtileri akut  veya  kronik oluşuna  göre  değişir. Akut gastritte karnın  üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi bulgular  görülürken  kronik  gastritte  ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve  ağızda kötü tat  gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür. Kronik  gastritte  ağrı belirginleştiğinde gastrit  zemininde ülser  veya başka  hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür. Aspirin  ve antiromatizmal ilaçların  kullanımı  sonrasında oluşan akut gastritte  gizli  veya  aşikar  kanama oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gastritin tedavisi var mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eğer suçlu bir bakteri ise veya bir ilaçsa ona göre tedavi belirlenir. Mide koruyucu ve asit azaltıcı ilaçlar verilir. Neden ilaç ve alkolse bunlar kesilir. Bakteriden kaynaklanıyorsa temizlenmesi için ilaç tedavisi yapılabilir. Mide derisi hasarlı olduğu için mide kendi ürettiği asitten daha çok etkilenir ve hastanın şikâyetleri de artar. Bunun için midenin asidi azaltılmalıdır. Diyet yapılmalı. Hastaya yasaklanan besinler ve içecekler söylenir. Bakteriye bağlı gastritlerde mevcutsa bakteriyi temizleme tedavisi antibiyotiklerle yapılır. Her baktreriye bağlı gastritte mikrop tedavisi şart değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu bakterinin görülme sıklığı nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık olarak 100 kişiden 80'inde bu bakteri vardır. Yurtdışında bu oran özellikle Avrupa'da yüzde 50'ler civarındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bu bakteri nasıl bulaşıyor?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bulaşma ağız yoluyla yiyecek ve içeceklerle olmaktadır. Hijyen oldukça önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gastritin tedavisi ne kadar sürer?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eğer gastrit mikroba bağlıysa bir-iki haftalık antibiyotik tedavisiyle mikrop ortadan kaldırılabilir. Daha sonra hastaya yine mide koruyucu ilaçlar verilir. Gastrite bağlı şikâyetler bazen tamamen geçmeyebilir. İlaçlara ve alkole bağlı gastritlerde bunlar kesildiği zaman hasta rahatlamaya başlar. Normalde midenin onarım gücü vardır. İlaçlar iyileşmeyi hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Ilk_gece.html" target="_blank" alt="ilk gece"&gt;&lt;b&gt;ilk gece&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kisirlik.html" target="_blank" alt="kısırlık"&gt;&lt;b&gt;kısırlık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Penis_egriligi.html" target="_blank" alt="penis eğriliği"&gt;&lt;b&gt;penis eğriliği&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Cinsel_Istek_Kaybi.html" target="_blank" alt="cinsel istek kaybı"&gt;&lt;b&gt;cinsel istek kaybı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Disparoni.html" target="_blank" alt="disparoni"&gt;&lt;b&gt;disparoni&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Tup_Bebek.html" target="_blank" alt="tüp bebek"&gt;&lt;b&gt;tüp bebek&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/romatizmal_ates.html" target="_blank" alt="romatizmal ateş"&gt;&lt;b&gt;romatizmal ateş&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Yenidogan_Sariligi.html" target="_blank" alt="yenidoğan sarılığı"&gt;&lt;b&gt;yenidoğan sarılığı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Uyari_Eksikligi.html" target="_blank" alt="uyarı eksikliği"&gt;&lt;b&gt;uyarı eksikliği&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Ogrenme_Bozuklugu.html" target="_blank" alt="öğrenme bozukluğu"&gt;&lt;b&gt;öğrenme bozukluğu&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Inmemis_testis.html" target="_blank" alt="inmemiş testis"&gt;&lt;b&gt;inmemiş testis&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/cocuklarin_Tik_Sorunu.html" target="_blank" alt="çocukların tik sorunu"&gt;&lt;b&gt;çocukların tik sorunu&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; -&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5936930187000434834?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5936930187000434834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5936930187000434834' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5936930187000434834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5936930187000434834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/gastirt.html' title='gastirt'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5597947160872664695</id><published>2008-01-12T04:04:00.000-08:00</published><updated>2008-01-12T04:28:06.376-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sağlık'/><title type='text'>hastalıklar</title><content type='html'>Hastalıklar hakkında bizim gibi detaylı bilgi veren bir site..&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/kemik_iligi_iltihabi.html" target="_blank" alt="kemik iliği iltihabı"&gt;&lt;b&gt;kemik iliği iltihabı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/kamburluk.html" target="_blank" alt="kamburluk"&gt;&lt;b&gt;kamburluk&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/guvercin_gogus.html" target="_blank" alt="güvercin göğüs"&gt;&lt;b&gt;güvercin göğüs&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/gut.html" target="_blank" alt="gut"&gt;&lt;b&gt;gut&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Disk_kaymasi.html" target="_blank" alt="disk kayması"&gt;&lt;b&gt;disk kayması&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/cekicparmak.html" target="_blank" alt="çekiçparmak"&gt;&lt;b&gt;çekiçparmak&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;blogumuzda verilen bu hizmet tamamen ücretsizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/meniskus.html" target="_blank" alt="menisküs"&gt;&lt;b&gt;menisküs&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/dogustan_kalca_cikigi.html" target="_blank" alt="doğuştan kalça çıkığı"&gt;&lt;b&gt;doğuştan kalça çıkığı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/meniskus_yirtigi.html" target="_blank" alt="menisküs yırtığı"&gt;&lt;b&gt;menisküs yırtığı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/romatoid_artrit.html" target="_blank" alt="romatoid artrit"&gt;&lt;b&gt;romatoid artrit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/osteoporoz.html" target="_blank" alt="osteoporoz"&gt;&lt;b&gt;osteoporoz&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/uyku_apnesi.html" target="_blank" alt="uyku apnesi"&gt;&lt;b&gt;uyku apnesi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Akciger_Kanseri.html" target="_blank" alt="akciğer kanseri"&gt;&lt;b&gt;akciğer kanseri&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Zaturre.html" target="_blank" alt="zatürre"&gt;&lt;b&gt;zatürre&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Koah.html" target="_blank" alt="koah"&gt;&lt;b&gt;koah&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/egzama.html" target="_blank" alt="egzama"&gt;&lt;b&gt;egzama&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/kekemelik.html" target="_blank" alt="kekemelik"&gt;&lt;b&gt;kekemelik&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/depresyon.html" target="_blank" alt="depresyon"&gt;&lt;b&gt;depresyon&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/panik_atak.html" target="_blank" alt="panik atak"&gt;&lt;b&gt;panik atak&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Astim.html" target="_blank" alt="astım"&gt;&lt;b&gt;astım&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kalp_yetmezligi.html" target="_blank" alt="kalp yetmezliği"&gt;&lt;b&gt;kalp yetmezliği&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/varis.html" target="_blank" alt="varis"&gt;&lt;b&gt;varis&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kor_pulmonale.html" target="_blank" alt="kor pulmonale"&gt;&lt;b&gt;kor pulmonale&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kolesterol.html" target="_blank" alt="kolesterol"&gt;&lt;b&gt;kolesterol&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kalp_Krizi.html" target="_blank" alt="kalp krizi"&gt;&lt;b&gt;kalp krizi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; kalp yetmezliği, bypass, anjio &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Hipertansiyon.html" target="_blank" alt="hipertansiyon"&gt;&lt;b&gt;hipertansiyon&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Varikosel.html" target="_blank" alt="varikosel"&gt;&lt;b&gt;varikosel&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/sivilce_tedavisi.html" target="_blank" alt="sivilce tedavisi"&gt;&lt;b&gt;sivilce&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Ucuk_Tedavisi.html" target="_blank" alt="uçuk tedavisi"&gt;&lt;b&gt;uçuk&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Vitiligo_Tedavisi.html" target="_blank" alt="vitiligo"&gt;&lt;b&gt;vitiligo&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Atopik_Dermatit.html" target="_blank" alt="atopik dermatit"&gt;&lt;b&gt;atopik dermatit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Zona.html" target="_blank" alt="zona"&gt;&lt;b&gt;zona&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/nezle.html" target="_blank" alt="nezle"&gt;&lt;b&gt;nezle&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/sigil.html" target="_blank" alt="sigil"&gt;&lt;b&gt;sigil&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/sistit.html" target="_blank" alt="sistit"&gt;&lt;b&gt;sistit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/vajina_estetigi.html" target="_blank" alt="vajina estetiği"&gt;&lt;b&gt;vajina estetiği&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/menopoz.html" target="_blank" alt="menopoz"&gt;&lt;b&gt;menopoz&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/adet_gorme.html" target="_blank" alt="adet görme"&gt;&lt;b&gt;adet görme&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Sac_dokulmesinin_nedeni.html" target="_blank" alt="saç dökülmesinin nedeni"&gt;&lt;b&gt;saç dökülmesinin nedeni&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kadin_vajinasi.html" target="_blank" alt="kadın vajinası"&gt;&lt;b&gt;kadın vajinası&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Burun_kanamasinin_nedenleri.html" target="_blank" alt="burun kanamasının nedenleri"&gt;&lt;b&gt;burun kanamasının nedenleri&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Katarakt_hastaligi.html" target="_blank" alt="katarakt hastalığı"&gt;&lt;b&gt;katarakt hastalığı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sağlıklı bir yaşam için, hastalıklar hakkında bilgi edinin. hem sevdiklerinizi koruyun hemde kendinizi nasıl savunacağınızı öğrenin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/cocuklarda_bedensel_gelisim.html" target="_blank" alt="çocuklarda bedensel gelişim"&gt;&lt;b&gt;çocuklarda bedensel gelişim&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/cocuklarda_Zeka_Gelisimi.html" target="_blank" alt="çocuklarda zeka gelişimi"&gt;&lt;b&gt;çocuklarda zeka gelişimi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Huntington.html" target="_blank" alt="huntington"&gt;&lt;b&gt;huntington&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Pnomokok_Asisi.html" target="_blank" alt="pnömokok aşısı"&gt;&lt;b&gt;pnömokok aşısı&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/apse.html" target="_blank" alt="apse"&gt;&lt;b&gt;apse&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/pamukcuk.html" target="_blank" alt="pamukcuk"&gt;&lt;b&gt;pamukcuk&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen bu bilgiler internet ortaminda toplanmis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/curuk.html" target="_blank" alt="çürük"&gt;&lt;b&gt;çürük&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/migren.html" target="_blank" alt="migren"&gt;&lt;b&gt;migren&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kanser.html" target="_blank" alt="kanser"&gt;&lt;b&gt;kanser&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Dis_gicirdatma.html" target="_blank" alt="diş gıcırdatma"&gt;&lt;b&gt;diş gıcırdatma&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kornea.html" target="_blank" alt="kornea"&gt;&lt;b&gt;kornea&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Korluk.html" target="_blank" alt="körlük"&gt;&lt;b&gt;körlük&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Goz_Yaralanmalari.html" target="_blank" alt="göz yaralanmaları"&gt;&lt;b&gt;göz yaralanmaları&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Bas_agrisi_ve_goz_sorunlari.html" target="_blank" alt="baş ağrısı ve göz sorunları"&gt;&lt;b&gt;baş ağrısı ve göz sorunları&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Sasilik.html" target="_blank" alt="şaşılık"&gt;&lt;b&gt;şaşılık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Lazer_Tedavisi.html" target="_blank" alt="lazer tedavisi"&gt;&lt;b&gt;lazer tedavisi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Katarakt.html" target="_blank" alt="katarakt"&gt;&lt;b&gt;katarakt&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Glokom.html" target="_blank" alt="glokom"&gt;&lt;b&gt;glokom&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Arpacik.html" target="_blank" alt="arpacık"&gt;&lt;b&gt;arpacık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Sarbon.html" target="_blank" alt="şarbon"&gt;&lt;b&gt;şarbon&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Mantar.html" target="_blank" alt="mantar"&gt;&lt;b&gt;mantar&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Frengi.html" target="_blank" alt="frengi"&gt;&lt;b&gt;frengi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Bel_soguklugu.html" target="_blank" alt="bel soğukluğu"&gt;&lt;b&gt;bel soğukluğu&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Sinuzit.html" target="_blank" alt="sinüzit"&gt;&lt;b&gt;sinüzit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/ishal.html" target="_blank" alt="ishal"&gt;&lt;b&gt;ishal&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Diyabet.html" target="_blank" alt="diyabet"&gt;&lt;b&gt;diyabet&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Hepatit_B.html" target="_blank" alt="hepatit b"&gt;&lt;b&gt;hepatit b&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kizamik.html" target="_blank" alt="kızamık"&gt;&lt;b&gt;kızamık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kabizlik.html" target="_blank" alt="kabızlık"&gt;&lt;b&gt;kabızlık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kok_Hucre.html" target="_blank" alt="kök hücre"&gt;&lt;b&gt;kök hücre&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Ulser.html" target="_blank" alt="ülser"&gt;&lt;b&gt;ülser&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Ulseratif_kolit.html" target="_blank" alt="ülseratif kolit"&gt;&lt;b&gt;ülseratif kolit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kan_Sekeri.html" target="_blank" alt="kan şekeri"&gt;&lt;b&gt;kan şekeri&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/irritabl_Barsak_Sendromu.html" target="_blank" alt="irritabl barsak sendromu"&gt;&lt;b&gt;irritabl barsak sendromu&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Erken_bosalma.html" target="_blank" alt="erken boşalma"&gt;&lt;b&gt;erken boşalma&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Gec_Bosalma.html" target="_blank" alt="geç boşalma"&gt;&lt;b&gt;geç boşalma&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalıklar hakkında en geniş bilgi bu sitedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/cocuklarda_Alerjik_Egzama_Dermatit.html" target="_blank" alt="çocuklarda alerjik egzama dermatit"&gt;&lt;b&gt;çocuklarda alerjik egzama dermatit&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Zaturre.html" target="_blank" alt="zatürre"&gt;&lt;b&gt;zatürre&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; - &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Bogmaca.html" target="_blank" alt="boğmaca"&gt;&lt;b&gt;boğmaca&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5597947160872664695?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5597947160872664695/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5597947160872664695' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5597947160872664695'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5597947160872664695'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/hastalklar.html' title='hastalıklar'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-859064784931414815</id><published>2008-01-11T19:09:00.000-08:00</published><updated>2008-01-11T19:17:17.948-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='astım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='polenler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bronş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nefes'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bronşit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='solunum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nefes darlığı'/><title type='text'>astım</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Astım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bronş astması, bronşial astım, allerjik astım gibi isimler de alan hastalık genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak gelişen, solunum yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Bronşial astım, inflamasyona bağlı olarak solunum yollarının kasılması ve buna bağlı olarak daralması ile karakterize olup, bu daralma geri dönüşümlüdür, akut atak geçtiği dönemde hava yolları eski durumuna dönmektedir. Ayrıca hava yollarında aşırı ve koyu salgılara bağlı olarak mukus tıkaç, tekrarlayan ataklar neticesinde hava yolu duvarlarında kalınlaşma da darlığı artırmakta ve nefes darlığı atakları şiddetlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sıklık&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde astım görülme sıklığı erişkinlerde % 2-4, çocukluk çağında ise %5-8 arasında değişmektedir. Astım olgularının büyük çoğunluğu 10 yaşın altında ortaya çıkmakla birlikte her yaşta kendini gösterebilmektedir. Çocukluk çağında erkek cinsiyette daha fazla görülmektedir, erkek/kız oranı çocukluk çağında 3/1 olurken, gençlerde bu oran 1,3/1 değerlerine kadar düşmektedir. İleri yaşlarda ise aradaki fark ortadan kalkmakta ve daha sonra kadınlarda daha fazla görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Etkenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1. Genetik faktörler : Astım hastalığının bilinen en önemli risk faktörü atopi, yani allerjik bünyedir. Atopinin ortaya çıkmasında ise genetik faktörlerin önemli rolleri vardır. Kalıtımın % 40-60 vakada rol oynadığı tahmin edilmektedir. Astımlı hastaların çoğunun yakın akrabalarında astım ya da diğer allerjik hastalıklardan bir ya da birkaçının olduğu tespit edilmektedir, ancak bu tüm olgular için geçerli değildir. Bazı vakalarda kişi veya ailesi allerjik bir durum tarif etmemektedir. Astımlı bir annenin çocuğunda astım görülme sıklığı %20-30’lara çıkarken, hem anne hem de baba astım ise bu oran % 60-70 değerlerine ulaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Çevresel faktörler : Ev içinde ve dış ortamda atmosfer kirliliği ve allerjen yoğunluğunun artması astım sıklığının artışında önemli birer faktördürler. Genetik faktörlerden bağımsız olarak, yaşamın ilk bir yılında çevresel kaynaklı allerjenler ile yoğun temas astım gelişiminde ciddi ve önemli bir faktördür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış allerjenler vücuda genellikle solunum yoluyla, nadiren sindirim yoluyla girerler. Solunum yolu ile vücuda alınan allerjenlerin başında ev tozu akarları gelir. Dermatophagoides farinae ve Dermatophagoides pteronyssinus isimli bu ev akarları ev tozları içinde yaşayan, gözle görülemeyecek kadar küçük canlılardır. Akarlar besinlerini insan deri döküntülerinden, sularını da insanların nefeslerindeki nemden sağlarlar. Nemli ortamda çok daha kolay ürerler. Akarların dışkıları, salgıları ve ölü dokuları allerjen özelliklere sahiptirler. Bu canlılar halı, kilim, yatak, yorgan, yastık kılıfı gibi ortamlarda çok daha kolay barınır ve ürerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polenler dış ortamdan vücuda alınan diğer önemli allerjenlerdir. Yabani ot, çimen, ağaçlar gibi tüm bitkilerden kaynaklanan polenler vücuda solunum yolu ile alınarak astım atağına neden olabilirler. Polenlere bağlı astım mevsimlerle ilişkili olarak kendini gösterir ve çiçek açma dönemlerinde daha sıkça karşımıza çıkmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küf mantarları ise iç ve dış ortamda rutubetli yerlerde bulunurlar ve astımın risk faktörleri arasında yer alırlar. Ev içerisinde en çok banyo, çatı ve bodrum katları gibi nemli bölgelerde barınırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kedi, köpek, tavuk, güvercin, at gibi hayvanların tüyleri ve kılları da birer allerjendir ve yakın temastaki astımlı bireyler için önemli birer risk faktörüdürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sindirim yolu ile vücuda alınan allejenlerin başında yumurta, süt, balık, kabuklu deniz hayvanları, çikolata gibi besin maddeleri ile her türlü tatlandırıcı, renklendirici ve koruyucu katkı maddeleri bulunan gıda maddeleri gelir. Besinlerle oluşan allerjik tablolar daha ziyade çocuklarda kendini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok önemli bir risk faktörü de sigaradır. Sigara dumanında bulunan 4000’e yakın gaz, duman ve partikül yapısındaki kimyasal maddeler astımın oluşumunda önemli rol oynarlar. Yapılan çalışmalarda gebeliği sırasında sigara içen annelerin bebeklerinin kanında allerjiye bağlı IgE’nin yüksek bulunduğu ve bu bebeklerde allerjik hastalık riskinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca annesi sigara içen bebeklerde solunum yolu hastalıklarının ve astımın daha sık görüldüğü belirtilmektedir. Sigara içen ya da sigara içilen ortamda bulunan astımlı hastaların tedavisi de çok zor olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kirliliği allerjenlere karşı kişinin daha duyarlı olmasını sağlar ve astımın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Çevre havasını kirleten endüstriyel maddeler ve gazlar, evde kullanılan sobalardan kaynaklanan dumanların yanı sıra parfüm, deodorant gibi kozmetik ürünler de astım gelişiminde risk faktörleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ani ısı değişiklikleri, soğuk hava gibi meteorolojik faktörler de astım gelişiminde rol oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Solunum yolu enfeksiyonları : Çevresel faktörler arasında da sayabileceğimiz solunum yolu enfeksiyonları astım atağını tetiklemektedir. Bu enfeksiyonlar vakaların yaklaşık % 40’ında etken olarak izlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklik çağında geçirilmiş olan Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonlarının allerjik tablolar ve astımın ortaya çıkmasında rol oynayabileceğini gösteren bulgular olmasına karşın, viral solunum yolu enfeksiyonlarının astıma neden olduğu görüşü ispatlanmamıştır. Ancak bilinen bir gerçek, viral enfeksiyonlar solunum yolu iç duvarında harabiyete neden olmakta ve solunumla alınan allerjenler ya da diğer etkenlerin kolayca solunum yollarına ulaşmasına neden olmaktadır. Böylece allerjene karşı duyarlılık kolaylaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara içimi ve hava kirliliği enfeksiyonlara karşı direnci azaltarak viral solunum yolu enfeksiyonlarının oluşmasında ve astım ataklarında rol oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Psikolojik faktörler : Vakalarının yaklaşık 1/3’ünde sıkıntı, stres, korku, heyecan gibi psikolojik faktörler astım ataklarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Hormonal faktörler : Vakaların az bir kısmında hormonal sistemin rolü düşünülmektedir. Çocukluk çağında başlamış olan astım olguları ergenlik dönemi ile geçebilmektedir. Bunun aksine ergenlik dönemi ile başlayan astım olguları da vardır. Gebelik iki yönlü etki yapabilir, gebelikte bazen astım atakları daha ağır bir hal alabilir, ancak ikinci aydan itibaren ataklar hafifler ve seyrekleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Diğer etkenler : Hamile kadınların beslenme bozuklukları anne karnındaki bebeklerin beslenmesinde bozulmaya neden olmaktadır. Bu tür anne rahminde beslenme bozukluğu olan bebeklerde doğum sonrasında gelişme gerilikleri gözlenebilmekte ve kanda allerji ile ilgili olan eozinofil protein X değerleri yüksek bulunabilmektedir. Bu bebeklerde doğum sonrası da olsa astım ve diğer allerjik hastalıkların daha sık görüldüğü varsayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aspirin, morfin gibi bazı ilaçlar da astım atağının başlamasına neden olabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şikayetler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hastaların en önemli yakınmaları nefes ve hışıltılı solunumdur. Olguların büyük çoğunluğunda nefes darlığı gece gelir. Nedeni de yastık, yorgan gibi malzemelerde bulunan ev tozu akarları, yün gibi allerjenlerin yoğun bir şekilde solunması ile akciğerlere ulaşmasıdır. Ayrıca geceleri vücutta gelişen hormonal ve sinirsel değişiklikler de gece nefes darlığı gelişiminden sorumlu olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastaların bazılarında tek ve ilk şikayet uzun süre devam eden kuru öksürük olabilir. Nedensiz olarak, ataklar şeklinde ortaya çıkan ve özellikle gece hastayı uykudan uyandıran kuru öksürükler astım hastalığını akla getirmelidir. Şiddetli öksürükten sonra hastalar bazen balgam çıkarabilirler ve balgam çıkardıktan sonra rahatladıklarını ifade ederler. Öksürük nöbeti sırasında bayılma görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı hastalarda nöbet sırasında ya da nöbet aralarında morarmalar fark edilebilir ve hava açlığının göstergesidir. Hastalar ayrıca karın şişkinliği, çarpıntı ve diğer allerjik belirtilerden (burun tıkanıklığı ya da akıntısı, gözde sulanma, kızarıklık veya kaşıntı vs) yakınabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Fizik Bulgular&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Astım atağı dışında gelen bir hastanın fizik muayenesinde genellikle herhangi bir bulguya rastlanmaz. Hastalığın başlangıç dönemlerinde ya da çok hafif seyrettiği durumlarda muayene bulguları çok zayıf olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atak esnasında başvurmuş olan bir hastanın muayenesinde solunum sıkıntısı belirgin olarak izlenir. Atağın şiddetine göre yardımcı solunum kasları da faaliyete geçer. Hasta yatırıldığında solunum sıkıntısının arttığı izlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astım atağı ile gelmiş olan hastada hışıltılı solunum vardır ve akciğerleri dinlendiğinde ronküs denilen ve solunum havasının dar bir alandan geçmesine bağlı anormal sollunum sesleri duyulur. Çok şiddetli astım atağında muayene bulguları çok azalır ve solunum sesleri hiç duyulamayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalarda ellerde, dudaklarda morarmalar izlenebilir, kalp atım sayısında artış tespit edilebilir. Ağır astım ataklarında tansiyon düşebileceği gibi, bazı ataklarda tansiyon yüksekliği de gelişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tanı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Astım bronşiale tanısı için hastanın hikayesi, muayene bulguları ve laboratuar testleri yol göstericidir. Tüm bunlara rağmen astım tanısına ulaşmak kolay olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes darlığı, hışıltılı solunum ya da uzun süre devam eden kuru öksürük nedeniyle gelen hastanın fizik muayene bulgularının normal veya anormal olmasına bakılmaksızın laboratuar yöntemlerine başvurulmalıdır. Muayene bulguları astım lehine olan hastalarda tanıya ulaşmak daha kolaydır, ancak ataklar arasında gelmiş olan ya da muayene bulguları zayıf olan hastalarda tanı daha da güçleşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hastaya akciğer grafisi çekilmelidir, unutulmamalıdır ki bazen iltihabi durumlarda ve diğer bazı akciğer hastalıklarında tablo astımı taklit edebilir. Astım bronşialede akciğer grafisi genellikle normaldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astım tanısına destek amacıyla ve diğer hastalıklardan ayırıcı tanısında bazı kan tetkikleri istenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astımın kesin tanısı solunum fonksiyon testi ile konulur. Akciğere giren ve çıkan hava miktarlarını ölçme esasına dayanan solunum fonksiyon testinde, astımlı hastalarda belirgin bozulmalar izlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solunum fonksiyon testleri geri dönüşümlü hava yolu daralmalarını gösterebilir. Salbutamol veya Terbutalin ile yapılan bronkodilatasyon testi yol göstericidir. 100 mcg Salbutamol ya da 500 mcg Terbutalin inhalasyon verildikten 10-15 dakika sonra tekrarlanan solunum fonksiyon testinde birinci saniyede dışarı verilen hava miktarında (FEV1), ilaçsız yapılan testteki değere oranla %12 ve/veya 200 ml üzerinde bir artış olması astım tanısını koydurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı hastalarda bu erken reversibilite testi negatif çıkabilir. Bu durumda hasta steroid tedavisine alınır ve 2-6 haftalık tedavi sonrası solunum fonksiyon testi tekrarlanır. Geç reversibilite testi dediğimiz bu değerlendirmede FEV1’de %12 veya üzeri bir artış olması astım tanısını teyit eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solunum fonksiyon testi normal olan erişkinlerde ya da bu testi doğru başaramayan çocuklarda tanı için PEF izlemi yapılabilir. Burada hastadan sabah ve akşam saatlerinde ve şikayetlerinin olduğu dönemlerde PEF ölçümü yapması istenir. Günlük PEF değişkenliğinin %20 ve üzerinde olması anlamlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen astım tanısı konulamayan vakalar da olabilir. Bu hastalarda bronş provokasyon testi uygulanması gerekmektedir. Bu testte solunum yollarına artan dozlarda solunum yolu ile Metakolin ya da Histamin maddeleri veya allerjik reaksiyona neden olduğu düşünülen madde verilir. Bu maddelerin verilmesinden sonra tekrarlanan solunum fonksiyon testinde FEV1 değerinde %20 ve üzeri azalma tespit edilirse bronş provokasyon testi pozitif denir ve astım tanısı koydurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin allerjik durumunun değerlendirilmesi için allerji testleri yapılmalıdır. Standart bir allerji testi için 10-15 arası allerjen kullanılması yeterlidir. O bölgeye uygun bitki polenleri, ev hayvanı antijenleri, ev tozu akarları ve küf mantarı allerjenleri testte kullanılır. Çocuk hastalarda kullanılan gıda allerjenlerinin, erişkinlerde kullanılmasına gerek yoktur. 5 yaş altı çocuk grubunda allerji testi uygulamaları anlamlı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalara allerji deri testi yapılmasının asıl amacı, allerjik astımlıları ayırmak ve bu kişilerin duyarlı oldukları allerjenlerden uzaklaşmasını sağlamaktır. Etken allerjenden korunma tedavide birinci basamağı oluşturmaktadır. Ülkemizde en sık olarak ev tozu akarlarına karşı duyarlılık tespit edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tedavinin amacı, hastaya astım ile ilgili şikayetlerinin olmadığı ya da en az düzeyde şikayetin olduğu bir yaşam sağlamak olmalıdır. Hasta normal bir yaşam aktivitesi gösterebilecek düzeye gelebilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavide birinci basamak korunmadır. Kişi duyarlı olduğu allerjenlerden uzaklaşmalı, şikayetlerin başlamasına ve atakların ortaya çıkmasına neden olacak etken ve olaylardan sakınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astım tedavisinde solunum yoluyla verilen ilaçlar öncelikle tercih edilmelidir. Solunum yolu ile ilaç kullanamayan hastalarda diğer tedavi yollarına (tablet, ampul vs.) başvurulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astımın ilaçla tedavisinde birinci seçenek ilaç solunum yolu ile alınan steroidler olmalıdır. Uzun etkili beta-2 agonist ilaçlar, lökotrien reseptör antagonistleri, teofilin türevi ilaçlardan bir veya birkaçı tedaviye eklenebilir. Kısa etkili beta-2 agonist ilaçlar solunum sıkıntısı atakları sırasında kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta tedavisini hekim kontrolünde düzenli olarak kullanmalı ve kontrollerini aksatmamalıdır. Düzenli kontrollerde yapılan solunum fonksiyon testleri ile hastanın son durumu değerlendirilmeli ve tedavi planı yeniden oluşturulmalıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-859064784931414815?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/859064784931414815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=859064784931414815' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/859064784931414815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/859064784931414815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/astim.html' title='astım'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5402283423024683034</id><published>2008-01-10T18:34:00.000-08:00</published><updated>2008-01-10T18:44:16.472-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='warts'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Human Papilloma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='siğiller'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='siğil ilacı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='5-FU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='siğil'/><title type='text'>siğil</title><content type='html'>&lt;b&gt;Siğiller&lt;/b&gt;; derinin üst tabakasına veya mukozaya yerleşen Human Papilloma virüs / HPV olarak bilinen bir virüse ait infeksiyonlardır. Siğillerin şekli bulunduğu bölgeye veya tipine göre değişmekle beraber, genellikle deriyle aynı renkte, kabarık, nasırımsı sert görünümdedirler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siğilleri 4 ana grupta toplayabiliriz&lt;br /&gt;1- &lt;b&gt;Yaygın siğiller&lt;/b&gt; / &lt;b&gt;Verruca Vulgaris&lt;/b&gt;: Ellerde, parmaklarda ve tırnak çevresinde görülen bu tip siğiller çok yaygındır. Deri bütünlüğünün bozulduğu durumlarda (tırnak yeme/yolma, vb.) daha kolay çıkar. çocuklarda sık görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- &lt;b&gt;Ayak tabanı siğilleri&lt;/b&gt; / &lt;b&gt;Plantar warts&lt;/b&gt; : Tek veya çoklu gruplar (mozaik warts) halinde olabilir.Diğer siğillerden farklı olarak deri içine gömülü görünümdedirler ve ağrı yapabilirler. Vücut ağırlığının basısına bağlı olarak bu şekilde gelişirler. Üzerlerinde kanama odaklarını gösteren kırmızı/siyah noktacıklar olabilir. Ağrı, siğilin büyüklüğüne ve derinliğine (basıya) göre değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- &lt;b&gt;Düz siğiller&lt;/b&gt; / &lt;b&gt;FLAT WARTS&lt;/b&gt; : Nispeten küçük,yumuşak ve üzerleri düz siğillerdir.Sayıları çok fazla olabilir. Vücudun her yerinde olabileceği gibi, yoğunluk yüz ve saçlardadır.Düz olmaları nedeniyle gözden kaçabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- &lt;b&gt;Etek siğilleri&lt;/b&gt; / &lt;b&gt;Genital Warts&lt;/b&gt; / &lt;b&gt;Kondiloma&lt;/b&gt; : Erişkinlerde daha sık görülür ve yaşam kalitesini etkiler. Farklı büyüklük ve sayıda olabilir. Genital organların dışında ve bayanlarda vajen, servix gibi iç kısımlarda da olabilir.Çok eşli ve güvenlik önlemi olmadan cinsel temasta bulunanlarda rastlanır. Bu tip, özellikle bayanlarda servixi (rahim ağzını) uzun süre tedavi edilmeksizin tutarsa kansere kadar giden değişikliklere neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bulaşma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Siğiller direk kişiden kişiye temasla bulaşır. Nadiren indirek yollarla bulaşabilir. Siğiller bulaştıktan sonra hemen belirmezler. Kuluçka dönemi aylarca sürebilir. El, ayak tabanı ve düz siğillerin bulaşma riskleri düşüktür.Ancak etek siğillerinin bulaşma özelliği çok yüksektir,bulaşma yolu da cinsel temastır. Siğillerin indirek bulaşma yolları arasında ortak kullanılan havlu, bornoz terlik gibi giysiler ile havuz, hamam ve kaplıca alışkanlıkları riskli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Siğilleri tedavi etmek için 100'ün üzerinde seçeneğimiz vardır. Ancak tedavi hastanın yaşı, siğilin tipi, yerleştiği bölge ve maddi imkanlara göre değişir.Bir diğer sınıflandırma da tedavinin hasta veya hekim tarafından uygulanmasına göre belirlenmesidir.&lt;br /&gt;Cerrahi tedavi yöntemleri, cryo, laser, elektrokoter, cerrahi eksizyon hekimlerin uygulayabileceği yöntemlerdir. Dıştan, salisilik asit, 5-FU, podophyline uygulamaları ise hastaların evde kendilerinin tatbik edebilecekleri yöntemlerdir.&lt;br /&gt;Alternatif olarak immunoterapi, interferon ve imiquimod (ALDARA) düşünülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siğil üzerine sürülen ilaçlar sabırla ve düzenli kullanıldığında yararlı olabilir. Elektrokoterle yakma ve dondurma(krioterapi) yöntemleri genellikle başarılıdır. Pulse dye lazer tedavisi yeni ve birkaç dakikalık seanslar şeklinde uygulanan kolay bir yöntemdir. Lazerden hemen sonra tedavi bölgesi hafif renk değiştirir ve az miktarda şişebilir. Bir kaç gün içinde deri normale döner. Basit siğiller için 1-2 tedavi genellikle yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Siğil dua ile tedavi edilebilir mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Telkin yöntemlerinin, eğer kişi inanıyorsa bağışıklık sistemini harekete geçirdiği düşünülmektedir. Bazı siğiller kendiliğinden de geçebildiği için faydasını ayırt etmek zordur.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kurbağa ellemek siğile neden olur mu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Halka arasından böyle bir inanış olmakla birlikte bilimsel bir kanıt yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Siğil neden tekrarlar?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tedavide doğrudan virüsleri öldürme olanağı olmadığı için var olan siğiller yok edilse bile tekrarlamalar olabilir. Hastanın bağışıklık sistemi tekrarlamada etkilidir. Genital siğiller de tedaviye daha dirençli olabilirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5402283423024683034?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5402283423024683034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5402283423024683034' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5402283423024683034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5402283423024683034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/siil.html' title='siğil'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4863586293904435091</id><published>2008-01-09T17:18:00.000-08:00</published><updated>2008-01-09T17:27:17.248-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saçkıran'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saç kıran'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saç dökülmesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saç kaybı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='alopesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kıl'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='areatada'/><title type='text'>saç kıran</title><content type='html'>Alopesi tıp dilinde saç kaybı anlamına gelmektedir. Alopesi areatada ise saçlarda aniden yuvarlak saçsız alanlar oluşturacak şekilde dökülme olmasıdır. Alopesi areata otoimmun bir hastalıkdır. Otoimmun hastalıklarda bilinmeyen br nedenle bağışıklık sistemi kendi hücrelerini yabancı olarak görüp bu hücrelerle savaşmaya başlar. Bu durumda kıl kökleri etrafında bulunan lenfosit denen hücreler sitokin diye adlandırılan kimyasallar salgılarlar ve bu da saçlarda dökülmeye neden olur. Hastalığın yenilen gıdalarla bir ilişkisi yoktur. Diğer sağlık problemlerinde olduğu gibi hastalık stressli bir olaydan sonra başlayabilir, fakat bu olguların hepsinde yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alopesi areata belirgin bir rahatsızlık vermediği için, genellikle berberler tarafından saptanır. Saçın büyümesi durur ve kökünden ayrılır. Alpopesi areata üç evre gösterir. İlk olarak saçlar aniden dökülür, sonra dökülen alanda genişleme olur. Son olarak da saçlar başlangıçta renkleri beyaz veya gri olarak çıkmaya başlarlar. Bu ayları hatta yılları alabilir. Yeni kıllar çıkarken diğerleri dökülebilir. Etkilenen hastaların %5 ine kadar olanında tüm saçlar dökülebilir. Bu duruma alopesi totalis denilir ve çok uzun sürebilir. Hastaların %1 inden azında vücut kılları tamamiyle dökülür, bu durum alopesi üniversalis olarak bilinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;TEDAVİ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yaygın saç kaybı durumunda güvenilir bir tedavi yöntemi yoktur. Kortizon içeren haplar, PUVA dediğimiz bir ışık tedavisi uygulanabilir. Fakat bu tedavilerin bir takım yan etkileri vardır. Hastalığın tedavisinde bir çok farklı alternetif yöntem kullanılır. Fakat bu tedavilerin sonuçları değişkendir. Bazı losyonların kullanılması bazı kişilerde saçların çıkmasına neden olmaktadır. Bu amaçla kortizonlu ilaçlar veya minoksidil ve tahriş edici bir ajan olan ditranol kullanılabilir Ne yazık ki hastalıkta kesin çözüm sağlayabilecek tedavi yoktur. Hastalık yavaş bir şekilde kendiliğinden iyileşebilir. Bazen yeni gelen saçlar beyaz veya gri renktedir, daha sonra orijinal renklerine dönerler. Saç kıran hakkında daha detaylı bilgi için doktorunuza başvurunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Saçkıran için bitkisel Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;* Saçkıran: Tedaviye hastalıklı yerdeki saçları traş etmekle başlanır. Saçlar haftada en az iki kere yıkanır.&lt;br /&gt;* Saçkıran için 6 bardak suya bir avuç kepek konur kaynatılır. Süzülür. Suyuna bir bardak taze sıkılmış limonsuyu konur saçlar yıkanır.&lt;br /&gt;* Saçkıran için Bir kahve fincanı yeni sıkılmış kuru soğan suyu ile bir çorba kaşığı zeytinyağı karıştırılır hasta yerlere sürülür.&lt;br /&gt;* Saçkıran için: 7 ceviz içi çıkarıp yıkayın ve ufalayın. Külün üzerine ceviz, bir tutam ezilmiş mazı, bir tatlı kaşığı toz çam sakızı, eritilmiş bal mumu, eritilmiş zift ve 2 çorba kaşığı zeytinyağı konur yoğrulur. Başı küllü su ile yıkayıp sonra hasta yere yapılan karışım sürülür. &lt;br /&gt;* Saçkıran için: Bir miktar taze ak kızıl ağaç yaprağı mikserden geçirilir. Bir tülbent yardımıyla suyu sıkılıp elde edilen öz suyu hastalıklı bölgeye sürülür.&lt;br /&gt;* Saçkıran için: Bir litre suyun içine toz haline getirilmiş bir avuç defne tohumunu içindeki su bitip lapa olana kadar kaynatın. Tülbenten süzün lapayı hastalıklı yere sürün.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4863586293904435091?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4863586293904435091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4863586293904435091' title='14 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4863586293904435091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4863586293904435091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/sac-kiran.html' title='saç kıran'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>14</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4543044310896818070</id><published>2008-01-08T16:28:00.001-08:00</published><updated>2008-01-08T16:29:14.326-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şarbon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şarbon hastalığı'/><title type='text'>şarbon</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şarbon&lt;/span&gt;, Bacillus anthracis adlı mikrop tarafından meydana getirilen bulaşıcı olan, ot ile beslenen hayvanlarda özellikle sığır, koyun ve beygirlerde ani olarak ortaya çıkan ve insanlara da geçebilen bir hastalık. İnsanlar hastalığı hayvanlar veya bunların ürünlerinden alır. Mikroorganizma insanlara deriden girerse kara çıban denilen karakteristik bölgesel bir çıbanla ödem; kan dolaşımına karışması ile de sepsis (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;kan zehirlenmesi&lt;/span&gt;) ve iç organ lezyonları meydana gelir. Mikroplu etlerin yenmesi ağır barsak hastalıkları yapar. Hayvanlarda ise vücut ısısı yükselir, dalak şişer, kan, katran gibi koyu renk alır ve pıhtılaşmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tanıtım&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tabii şartlar altında sıcak kanlı hayvanlardan beygir, sığır, koyun ve domuzlar arasında çok yaygın olarak görülebilir. Kanatlı hayvanlar ise inceleme yapmak için hastalandırılabilirler. Genç hayvanlar, ergin ve yaşlılardan hastalığa daha duyarlıdırlar. Açlık, yorgunluk, uzun yolculuk, fazla sıcak ve soğuk, iyi beslenememe, fena bakım, organik bozukluklar, şap hastalığı, iç parazitler ve diğer stress faktörleri hastalığın çıkış ve yayılışında önemli rol oynarlar. Hastalık rutubetli, bataklık ve sıcak bölgelerde diğer bölgelerden daha çok görülür. Önleyici tedbirler alınmazsa büyük kayıplara yol açar. Bacillus anthracis sporları toprakta, sularda ve merada otlar üzerinde 50-60 sene canlı kalabilir ve bu yerler infeksiyon kaynağı olarak görev yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölen hayvanların insanlar tarafından veya merada bırakılarak yırtıcı kuşlar ve hayvanlar tarafından parçalanması ve kuşlar, yağmur ve sel sularıyla uzaklara, diğer meralara ve topraklara nakledilmesi buralara bulaşmasına sebep olur. Kan emici sinekler de hastalığı yayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarbon insanlar arasında meslek hastalığı şeklinde görülür. Hayvanla meşgul köylülerde, dericilerde rastlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık; hayvanlarda sendeleme, solunum güçlüğü, ayakta duramama, titreme ve halsizliklere sebep olur. Kısa sürede öldürür. Ölen hayvanlarda ölümden hemen önce ve sonra ağız, burun ve makattan kanlı bir akıntı gelir. Vücut ısısı artar. Hayvanlarda süt veriminde azalmaya, gebe olanlarda yavru atmaya sebep olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basil, insanlarda deriden girerse, ortası siyah, çevresi cerahatli karakabarcık adı verilen çıbanı meydana getirir. Ölümden 2-3 saat sonra deri siyah bir renk alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık deri şarbonu ve iç organ şarbonu olarak ikiye ayrılır. İç organlarda barsak şarbonu ve akciğer şarbonu olur. Deride karakabarcık ve kötü ödeme sebep olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karakabarcık&lt;/span&gt; (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Habis Çıban&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;Derinin açık ve yüzeylerinde meydana gelir. Yüz, burun, el ve ayakta çıkar. Vücudun kapalı yerlerinde nadirdir. Hastalık başlarken bulaşma yerinde kaşınma ve yanma, pire ısırığı görünümünde kırmızı ufak bir nokta hasıl olur. Kabarır, büyür ve irinleşir, ortası çukurlaşır, içindeki sıvı bulanır, kahverengi olur. Çapı 6-9 cm'ye ulaşır. Hastalığın başlangıcında başağrısı, halsizlik ve iştahsızlık vardır. Hastalık sükunet bulunca ısı düşer, yaranın üzerindeki siyah kabuk kösele gibi sertleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Habis ödem&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Derinin bazı bölgelerinde boyun, göğüs, özellikle göz kapaklarında, ağız içi ve dilde meydana gelir. Mikrobun girdiği yerde hafif ve ağrısız bir kızarıklık görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mikrop, ağızda çoğalırsa kısa sürede boğaza ilerler ve öldürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bağırsak şarbonu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şarbonlu hayvan etini yiyen insanlarda görülür. Kırgınlık, halsizlik, başağrısı ve terleme meydana gelir. Bulantı, kusma, diyare ve karın ağrısıyla ısı yükselir. Bazan kanlı ishal görülür. Nabız hızlanır ve zayıfları 2-3 günde öldürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akciğer şarbonu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sporlu toz ve kılların solunması ile olur. ani bir titremeyle 40-41°C'ye yükselen ateşle başlar. Şiddetli kusma vardır. Nabız zayıflar ve hızlanır. 2-3 günde öldürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Karakabarcıkta ilk tedavi şartı yaraya dokunmamaktır. &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Sarbon.html" target="_blank" title="şarbon, şarbon hastalığı"&gt;şarbon&lt;/a&gt; basilleri 42°C'nin üstünde üreyemez. Bundan faydalanmak için sıcak uygulama yapılabilir. Şarbon tedavisinde Penicillinden faydalanılmaktadır. Yalnız dozu yüksek olmalıdır. 10-15 milyon ünite Penicillin G (Kristalize penisilin) 6 saatlik aralarla damar içine verilmelidir. İkinci tercih edilecek ilaç Tetrasiklin grubu ilaçlardan birisi olup, 6 saat arayla 500 mg tavsiye edilmektedir. Bununla karakabarcık ve ödem şekilleri tedavi edilmekte ve mikrobun yayılması önlenmektedir. Hafif hastalarda sulfadiazinden de faydalanılabilir. Streptomycin de Penicillin ve Tetrasiklin kadar olmasa da etkilidir. Yukardakiler içinde en iyi tedavi şekli Penicillin ve Streptomycinin kombine olarak kullanılmasıdır. Günde 10-15 milyon ünite, Penicillin ve günde 1 gr Streptomycin kombine edilirse tatminkar sonuç alınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şarbon hayvanlardan insanlara geçen bulaşıcı bir hastalıktır. Korunma için öncelikle hayvan hastalığı ortadan kaldırılmalıdır. Hasta hayvanlar öldürülür ve cesetleri yakılır veya kireçli çukurlara gömülür. Çukurlar derin olmalıdır. Yüzeyde olursa şarbon sporları solucan ve böceklerle toprak yüzeyine taşınabilirler. Hayvan sürülerini şarbon sporları bulaşık olan otlaklardan uzaklaştırmalıdır. Buradaki otlar yakılmalıdır. Bulaşık ahır artıkları ve gübreler de yakılmalıdır. Şarbon sporları insanlara meslek ilgisi dışında yün ve deriden bulaşır. Kuşkulu maddeler yakılıp yok edilir. Hasta insanlarda kullanılan pansuman maddeleri yakılmalı ve madeni aletler strerilize edilmelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4543044310896818070?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4543044310896818070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4543044310896818070' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4543044310896818070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4543044310896818070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/sarbon.html' title='şarbon'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-9073456827223523264</id><published>2008-01-08T15:55:00.000-08:00</published><updated>2010-10-15T12:38:57.908-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='miyom hastalığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadınlarda miyom'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='miyom'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='östrojen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tümör'/><title type='text'>miyom</title><content type='html'>Miyomu, uzmanlar rahmi büyük ölçüde oluşturan düz adale dokusunun iyi huylu uru olarak tanımlıyorlar. Kadın doğum uzmanı Doç. Dr. Kadir Savan, miyomun başka organlara atlamayan, sadece bulunduğu organı ilgilendiren ve orada ölümcül bir tahribat yapmayan, iyi huylu bir ur olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;Türkiye’de ergenliğini tamamlamış kadınların yüzde 25’inde bu hastalığın görüldüğüne işaret eden Doç. Dr. Savan,” Diğer hastalıklar gibi miyomun da önemsenmesi gerekiyor. Her ne kadar miyomun kötü huylu olma riski yüzde yarım gibiyse de tedbiri elden bırakmamakta yarar var” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miyomun oluşma nedeni henüz bilinmiyor. Ama uzmanlar bunun pek önemli olmadığını, hastalığın gelişme safhalarını çok iyi takip edebildiklerini söylüyorlar. Doç. Dr. Savan,, miyomun gelişimiyle östrojen hormonu arasında yakın ilişki olduğunu anımsatarak, şöyle konuşuyor:&lt;br /&gt;“ Östrojen kadınlar menopoza girene kadar yumurtalıklar tarafından üretilen bir hormon. Bu hormonun miyom ortaya çıktıktan sonra hızla büyümesinde oldukça etkisi var. Östrojenin fazla olduğu ya da onu dengeleyen progesteron hormonunun yapılamadığı durumlarda veya dışardan bilinçsizce östrojen hormonu alındığında, miyomun hızla büyüdüğünü görüyoruz. Özellikle doğum kontrol haplarının kulaktan dolma bilgilerle kullanılması miyomlar için risk oluşturabiliyor. Ancak bu, miyomu olan bir kadının hayat boyu östrojen kullanamayacağı şeklinde de algılanmamalı. Mutlaka bir gereklilik varsa, bu kişiler bir doktor denetiminde östrojen hormonu alabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Miyom hastalığı için belirli risk grubundan söz etmek çok güç. Dünya genelinde yapılan taramalarda miyomun zencilerde daha çok görüldüğünü ortaya çıkarmış. Yaş grubu olarak ele alındığında ise, 40 yaş ve sonrasının hastalığı olarak kabul ediliyor. Bunun da nedeni kadınların ancak karın bölgelerinde bir kitle oluştuktan sonra hekime müracaat etmelerine bağlı olarak hastalığın geç teşhis edilmesi.&lt;br /&gt;Oysa oluşma aşamasındaki miyomun verdiği bazı sinyaller var. Doç.Dr. Kadir Savan, en sık karşılaşılan miyom belirtisinin adet kanamalarındaki değişiklikler olduğunu vurgulayarak şunları söylüyor :&lt;br /&gt;“Özellikle kanamaların uzaması, sıklaşması ve miktarının artması gibi belirtiler dikkate alınmalı. Bunlar arasında en sık ortaya çıkan belirti, kanamanın uzamasıdır. İkinci önemli belirti, miyomun bulunduğu yere bağlı olarak gelişen ağrılardır. Örneğin, miyomun idrar torbasına yakın olması ve bu bölgeye baskı yapması sonucu, idrara sık çıkma ve ağrılı idrar durumları ortaya çıkar. Ya da miyomun arkada kalın bağırsağın son kısmına yakın olmasına bağlı olarak makat bölgesinde ya da dışkılama esnasında ağrı ile karşılaşılır.”&lt;br /&gt;Adet kanamalarının normalden çok daha fazla sancılı geçmesi, cinsel ilişki sırasında ağrı ve acı duyulması da miyomun diğer belirtileri arasında yer alıyor. Hastalığın ileri devrelerinde ise bir kitle oluşuyor. İşte çoğu kadın, doktora ancak bu aşamada gidiyor. Uzmanlar, kadınların düzenli olarak yılda bir kere jinekolojik muayeneden geçmeleri ve smear testi yaptırmaları halinde miyom ve benzeri kadın hastalıklarının erken dönemde tespit edilebileceğini belirtiyorlar.&lt;br /&gt;Miyomun oluşma devresinde tespit edilmesi, cerrahi müdahaleye gerek kalmadan tedavi şansını fazlalaştırıyor. Miyomun kötü huylu olma riski yok denecek kadar az. Çünkü, yapılan araştırmalara göre kanser tespit edilen miyom oranı yüzde yarımı geçmiyor. Miyomun kötü huylusuna ise, kas dokusunun tümörü anlamına gelen “sarkom” deniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşhisi oldukça zor olan sarkom, ancak miyomun çok hızlı büyümesinden, kıvamının hızla yumuşamasından ve hastanın genel durumunun buna paralel olarak bozulmasından tanınabiliyor. Miyom, kas dokusunun içine yerleştiği için, buradan parça alıp, tahlil etme şansları olmayan doktorlar, teşhis koymakta oldukça zorlanıyorlar. Bundan dolayı klinik ve ultrason muayenelerin önemi artıyor. Özellikle vaginal ultrason yardımı ile hastanın durumunun takibi bugün artık çok kolay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-9073456827223523264?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/9073456827223523264/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=9073456827223523264' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/9073456827223523264'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/9073456827223523264'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/miyom.html' title='miyom'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-2656166822857487963</id><published>2008-01-07T17:03:00.000-08:00</published><updated>2010-10-15T12:39:40.911-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='parmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='parmak emme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rahim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bebek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yenidpğan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuklar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='emzik emme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='emzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anne'/><title type='text'>parmak emme</title><content type='html'>Parmak emme, normal çocuklarda herhangi bir pisko-patolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmasının en önde gelen nedeni, yeni doğan bebeklerin parmak emmeyi daha anne rahminde, (uterus) öğrenmiş bulunmaları ve doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden birinin emme refleksi olmasıdır. Nitekim ender olarak yeni doğan bazı bebeklerin parmak ya da bileklerinde görülen kabarcıklar bunun bir sonucu olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annelerin büyük bir çoğunluğu parmak emmenin açlıktan kaynaklandığını düşünürler. Oysa bu emme %50'den %87'lere varan yüksek bir oranda beslenmeye bağlı olmayan yaygın bir davranış niteliğinde görülür. 1 yaş çocuklarının hemen yarısı parmaklarını emerler. 9 ayda itibaren uykuyla parmak emme arasında yakın bir ilişkinin olduğu, uykusu gelen bebeğin parmağını ağzına götürdüğü görülür. Çocuğu parmak emmeden vazgeçirmek üzere yapılan çabalar, 3 yaşına kadar çocuk tarafından dirençle karşılanır. Bazı bebekler yeni dişlerinin çıkması, bazıları da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emerler. Genellikle 18. ay dolaylarında sıklaşan parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Araştırmalar en geç 5-6 yaşlarında sona erdiği takdirde parmak emmenin zararının olmadığını,ancak süregelmesi halinde dişlerde deformasyona neden olabileceğini kanıtlamıştır. Alt ıslatmada olduğu gibi, sürekli parmak emme alışkanlığı da psikolojik sorun ve gerginliklerin bir sonucu olarak gelişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebeveynler parmağını emen çocukların çene kemikleri ve dişleri üzerinde ki etkilerini düşünerek endişeye kapılabilir. Parmak emmenin alt ve üst dişleri geri ittiği doğrudur. Parmak emmenin dişleri ne kadar etkilediği parmak emme süresine ve en önemlisi parmağın ağızda ki duruşuna bağlıdır. Süt dişlerinde oluşan bu değişiklik 6 yaşından sonra çıkan asıl dişleri etkilemediği işaret etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Parmak ve emzik emme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Emme fonksiyonu yeni doğmuş çocuklarda çok kuvvetlidir. Ancak parmak emme ve dil emme alışkanlıkları ilk 1.5 sene normal olmakla birlikte 2 yaşın sonunda kaybolur.Ancak parmak emme, emzik emme alışkanlığı devam edecek olursa henüz gelişmekte olan kas ve kemik yapıları üzerine basınç uygulayarak dişlerin yer değiştirmesine yol açar. Bu durumda üst ön dişler öne alt ön dişler ise geriye doğru eğilir ve alt ve üst ön dişler arasında açıklık meydana gelir.Alışkanlık bırakılırsa bu açıklık kapanır ancak 3.5 yaşından sonra kalıcılık artar. Parmak emme alışkanlığı gece uyurken de deva ederse daha etkili olur ve bunun sonucunda üst çenede darlık (V şeklinde bir çene kavsi) meydana gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parmak emme alışkanlığı karşısında anne babanın yapacağı en sağlıklı yaklaşım nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı telaşa kapılmadan sabırla karşılamak ve sürekli ilgilenmekten kaçınarak, çocuğa bu alışkanlığın bebekçe bir davranış olduğunu, başkalarını gözüne hoş görünmeyeceğini basit bir dille anlatmaktır. Aile içinde sürekli aynı alışkanlığı konu edilerek dikkatleri çocuk üzerine çekmek, bu nedenle telaşa ve gerginliği girmek ve çözüm amacıyla çocuğu sürekli eleştirmek yanlış anne baba davranışları arasında sayılır. Okul yaşında parmağını emme çocuk, öğretmenin uyarısı, anne babasının eleştirisi, hatta arkadaşlarını alaylarını karşın bu alışkanlığını sürdürür. Bu durumda çocuğa yapılan olumlu tavsiye ve açıklamalarla psikolojik açıdan uyumunun sağlanması, sorunu ortadan kalkmasına neden olabilir. Burada önemli olan, bir gerileme (regression) belirtisi sayılan bu alışkanlığı oluşturan etkenlerin ana baba tarafından keşfedilerek ortadan kaldırılması. Örneğin,yeni bir kardeşin doğumu,çocukta bu tür bir alışkanlığın başlamasına neden olabilir.Cıvıldayan, emekleyen, parmak emip tırnak yemeye başlayan çocuk ,bu tür bebekleşme hareketleriyle kaybettiği ilgiyi kazanma savaşımına girer. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kardeşin doğumundan önce çocuğun hazırlanması, kardeşin varlığına karşın çocuğun statüsünün devam edeceği ve onun yerinin ayrı olduğu konusunda çocuğun ikna edilmesi, kardeşin yardıma muhtaç bir yakını olması nedeniyle elbirliğiyle ona bakma gereğine çocuğun inandırılması ondaki gerginliği azaltır. Böylelikle bu gerginlikten kaynaklanan alışkanlıklar da zamanla kaybolur. Alt ıslatma benzerliği nedeniyle parmak emme de yaşla azalır.Bu konuda da yine özellikle ilk çocukluk döneminde tedaviden kaçınılmalıdır.Okul öncesi dönemindeki parmak emme ya da alt ıslatma durumunda gereksiz telaş yerine, olayın temelinde anne babanın da etkisi bulunduğu düşünülerek uzmanlarca sabırlı ve sürekli bazı eğitimsel önlemler uygulanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parmak emmenin giderilmesi için alınacak önlemler                                                                                                                                      &lt;br /&gt;Anne ve babaya parmak emmenin ilk dönemlerde zararsız bir faaliyet olduğu açıkça anlatılmalıdır. Parmak emmenin biraz önce değindiğimiz gibi diş deformasyonlarına sebep olmadığı, bir hastalık mahiyetinde olmadığı açıkça anlatılmalıdır. Çünkü buna inanan anne, baba ve aile büyükleri ömür boyu sürecek bu kötü alışkanlıktan çocuklarını vazgeçirmek için çok şiddetli tedbirlere başvururlar. Hatta çocukların parmaklarına acı biberler sürenler, dayak atanlar, ellerini kollarını arkadan bağlayanlar,eline parmaklarına iğne batırıp onlar unutamayacakları acı verecek cezalar uygularlar. Bu tenkitler, azarlamalar, dayak atmalar, parmağa acı sürmeler çocukta olumsuzluğun yükselmesine neden olabilir. Anne babayı rahatsız etmek için bir davranış olarak kalmasını pekiştirebilir.(D. Çağlar-1981)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parmak emme kendi başına çocuklukta ve sonradan uyumu etkileyen bir alışkanlık değildir. Özel bir düzeltici tedbir olmayı da gerektirmez. Ancak parmak emmeye başlayan veya bunu alışkanlık haline getirmiş çocuklara bu alışkanlıkları terk etmeleri için uygun olmayan tedbirlerin, cezaların uygulanması sonucu bir çok uyum ve duyusal problemlerin ortaya çıkmasının nedeni olabilir. Basit bir alışkanlığı terk ettirmek için uygulanan metotlar durumla ilgisi olmayan yeni ve kronik bazı uyum bozukluklarına sebep olabilir. (D. Çağlar-1981)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük yaşlarda çocuklar uygun şekilde beslenmelidir. Gıda ve anne sütünün kalitesi yanında çocuğun gıda verilirken tutumuna özel bir yer ve önem vermek gerekir. Çocuk gerek anne memesinden ve gerekse biberonla beslenirken annenin göğsüne onun sıcaklığını duyacak şekilde yaklaştırılmalıdır. Bir taraftan çocuğa gıdası veya meme verilirken diğer taraftan anne çocuğa gözlerinden sıcak sevgi akıtmalıdır. Çocuğun gevşek tutulması,hırpalanarak, azarlanarak gıda verilmesi büyük bir anlam taşımaz, haysiyet sahibi bir gence al zıkkımlan diye yiyecek vermenin yaptığı etkiyi yapar.(D. Çağlar-1981) . Uygar insanların köpekleri beslerken yaptığı içtenliği insan yavrusundan esirgerler. Uygun şekilde beslenme bu problemin ortaya çıkmasında en büyük engel teşkil eder.(D. Çağlar-1981)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki çocuk parmak emme veya lastik meme emmeden özel bir haz duyabilir. Bu hiçbir zaman zararlı bir alışkanlık değildir. Normal davranışlar ve ilişkiler yoluyla bu alışkanlık 1 yaşının sonunda terk edilebilir.(D. Çağlar-1981)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer çocuk yürümeye başladıktan veya 1 yaşından sonrada bunu yapıyor yani parmağını emiyorsa bu çocuğun fazla yorgun, rahatsız, mutsuz, sıkıntılı, üzüntülü olduğunun belirtisidir. Çocuğun durumunun incelenmesi düzeltici tedbirlerin yalnız bir belirti olan parmak üzerinde değil bütün durumu düzeltmeye yöneltilmesi gerekir. Çünkü parmak emmenin asıl nedenleri ortadan kalkmadıkça çocuk parmak emmeye devam edecektir. (D. Çağlar-1981)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğa uygun dinlenme, geniş ve çeşitli faaliyet olanakları, oyun ortamları meşgul olmak için olanaklar sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne babanın uygun olmayan davranışları düzeltilmelidir. Çocuklara bu alışkanlığından dolayı şiddet hareketleri uygulanmamalı ve çocuk batıl fikirlerle korkutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mükafat vaadi, çocuğun bunu terk etme arzusunu ve gücünü harekete getirecek, çeşitli tedbirler çocuğu harekete getirerek çocuğun bunu bırakmasını sağlayabilir. Çocuk parmağını ağzına götürdüğü zaman uyarıcılık yapacak zararsız acı mayi sürülmesi ve geceleri hatta gerekiyorsa gündüz çocuğa eldiven takılması, alışkanlığı sona erdirmesi için iyi bir hatırlatıcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğa bilhassa kendi kendini kontrol etmek için, isterse bu alışkanlığı terk edeceği inancını kazandırmak, alışkanlığı yenmek için iyi bir hatırlatıcı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde parmağını emmeye devam ediyorsa kendisine telkinlerde bulunmak faydalı olabilir. Çocuğa bu yaptığının çocukça bir davranış olduğu başkalarının gözüne hoş görünmediği onun anlayabileceği bir dille anlatılır. Çocuklar bu yaşlarda genellikle büyük bir insan gibi olmaya, ebeveyni taklit etmeye özenir. Çoğu zaman onlar gibi davranır. Ebeveyn çocuğun bu durumunu çok iyi değerlendirmelidir. Kendilerinin parmak emmediklerini, çünkü bu durumun pek hoş olmadığını söylemeleri çoğu zaman etkili olabilir.(S. Gizer-1996)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun erken memeden kesilmesinin karamsar, sadist geç memeden kesilmesininse güvenli ve iyimser bir kişilik geliştirdiği açıklanmıştır.(H. Yavuzer-1997)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-2656166822857487963?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/2656166822857487963/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=2656166822857487963' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2656166822857487963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2656166822857487963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/parmak-emme.html' title='parmak emme'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7723188060890213542</id><published>2008-01-06T15:50:00.000-08:00</published><updated>2008-01-06T16:07:29.282-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gebe kalma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bebek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ivf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yumurtlama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tüp bebek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='embriyo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adet görme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşılama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='icsi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='geç boşalma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='boşalma'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sperm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='üreme'/><title type='text'>tüp bebek</title><content type='html'>Tüp bebek tedavisi dünyada en gelişmiş infertilite(&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;kısırlık&lt;/span&gt;) tedavi yöntemidir. Türkiye Hastanesi &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Tup_Bebek.html" target="_blank" title="tüp bebek"&gt;&lt;b&gt;Tüp Bebek&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Nihal Çakır, çocuk isteyen ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi uygulamayan çiftlerin bir yıl içinde çocuk sahibi olamama durumlarında kısırlık olabileceğini belirtiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnfertilite (&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kisirlik.html" target="_blank" title="kısırlık"&gt;&lt;b&gt;kısırlık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;) eşlerin ortak problemidir, yetersizlik veya zayıflık değildir. Amacımız, en gelişmiş teknolojik araçlari kullanarak, yenilikleri takip etmek, ekip ruhuyla ve sonsuz ilgiyle takip ve tedavi boyunca hastalarımızın yanında olmaktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kadına bağlı sebepler :&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüplerin tıkalı olması&lt;br /&gt;Yumurtlama problemleri (Hormonal veya operasyona bağlı olabilir)&lt;br /&gt;Rahmin iç yapısı ve ağzı ile ilgili problemler&lt;br /&gt;Endometriosiz&lt;br /&gt;Karın içini kaplayan zara ait problemler&lt;br /&gt;Kadının yaşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Erkeğe bağlı sebepler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sperm sayısının, hareketinin,normal sayısının bir veya birkaçının düşük olması&lt;br /&gt;Ejekulasyon, &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Gec_Bosalma.html" target="_blank" title="geç boşalma"&gt;&lt;b&gt;boşalma problemleri&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Enfeksiyonlar&lt;br /&gt;Çocukluk döneminde geçirilmiş ateşli &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr" target="_blank" title="hastalıklar"&gt;&lt;b&gt;hastalıklar&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Genetik problemler&lt;br /&gt;Varikosel Bilinmeyen sebepler: Gebe kalamama nedeniyle doktora başvuran çiftlerin % 10-15’ inde yapılan tetkikler sonucunda hiçbir sebep bulunamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tedavi yöntemleri nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çiftlere yapilan değerlendirme sonucunda bazen bir tek tedavi bazen de birkaç tedavinin aşamalarla uygulanması söz konusu olabilir. Yardımla Üreme Tedavi yöntemlerini şöyle sıralıyabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Aşılama&lt;br /&gt;2) IVF-ICSI (&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tüp Bebek&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aşılama (İnseminasyon) nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kadında ilaçlarla oluşturulan yumurta gelişiminin takibi, yumurtlamanın sağlanması ve yumurtlama gününde kocasından alınan spermin özel bir yöntemle yıkanıp iyi hareket eden spermlerin bir kanülle rahimin içine verilmesidir. Bu yöntemin uygulanabilmesi icin spermin yeterli sayı ve hareketlilikte olması ; kadında ise tüplerin açık ve yumurtlamanın var olması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;IVF (Tüp Bebek) Nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kelime anlamı döllenmenin vücut dışında (İnvitro Fertilizasyon) gerçekleştirilmesidir. Bu yöntemde yumurtanın yanına belli sayıda sperm konur ve yumurtanın içine kendi kendine girerek döllenmeyi gerçekleştirmesi beklenir. IVF uygulanabilmesi için yeterli kalitede sperm ve yumurta bulunmalıdır. Aksi takdirde ICSI uygulanmasına karar verilmelidir. Son zamanlarda daha yüksek döllenme elde etmek amacıyla ICSI uygulaması tercih edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ICSI (Mikroenjeksiyon) Nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Spermin yumurtanın içine girip, döllenmeyi gerçekleştiremiyeceğine karar verilen durumlarda uygulanır. Yumurta toplandıktan bir süre sonra dışındaki hücrelerden temizlenir.Hazırlanan örnekten seçilen tek bir sperm yumurtanın içine enjekte edilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tedavi aşamaları nelerdir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;IVF veya ICSI programına girecek olan çiftlerin hazırlıkları yapıldıktan sonra çok sayıda yumurta elde etmek için özel tadaviler uygulanır.Çiftlerin değerlendirilmesi esnasında bu tedavinin hangi protokol ile yapılacağına karar verilir. Kısa protokol da tedaviye adet ile birlikte başlanır.Uzun protokol ise adetin 21. günü başlıyan tedavi yöntemidir. Adetin 21. günü yapılan ultrasonografi sonrası herhangi bir problem yoksa baskılayıcı tedaviye başlanır. Baskılayıcı tedaviyi takiben yumurtaların uyarılması için kas içine veya cilt altına günlük FSH veya FSH+LH içeren ilaçların enjeksiyonuna başlanır. Daha sonra aralıklı yapılan ultrasonografik tetkiklerle yumurta gelişimi takip edilir. Yumurta sayısı ve gelişim hızı yeterli ise tedaviye aynı dozlarda devam edilir. Yumurtalar belirli büyüklüğe ulaşınca çatlatma iğnesi yapılarak, belirli saat sonra yumurta toplama ve işlem için hasta ve eşi hastaneye çağrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Embriyo dondurma (embriyo freezing) nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı vakalarda yumurta sayısınada bağlı olarak çok sayıda embriyo gelişir. Transferden sonra elimizde yeterli kalite ve sayıda embryo kalmış ise embriyo dondurma işlemi yapılabilir. Eşlerden birinin ölümü, boşanma veya eşlerin beraberce isteği doğrultusunda imha edilebilir. Aksi takdirde üç yıl saklanabilmektedir. Dondurulan embriyolar sayesinde çiftler, gebelik olmamışsa veya ikinci bir gebelik isteğinde mevcut embriyolar çözülerek bir gebe kalma şansı daha elde edebilmektedir. Ancak gebe kalma oranı dondurulmuş embriyo transferinde daha düşüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Günümüzde tüp bebek uygulamalarında dikkate alınmaya başlayan önemli bir nokta tüp bebek tedavisinin kalite yönetimidir. Burada ailenin eline vereceğimiz sağlıklı bir bebek son ürünümüz ise; bu ürünün oluşum aşamalarının her basamağı, vereceğimiz son ürünün kalitesini belirlemektedir. "&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7723188060890213542?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7723188060890213542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7723188060890213542' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7723188060890213542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7723188060890213542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/tup-bebek.html' title='tüp bebek'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6868377381509181385</id><published>2008-01-05T17:55:00.000-08:00</published><updated>2008-01-05T18:20:39.328-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='memeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='meme kanseri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='meme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='göğüs'/><title type='text'>meme kanseri</title><content type='html'>Vücudumuzda ki tüm organlar hücrelerden yapılmışlardır. Hücreler çok küçük birimlerdir ve ancak mikroskop altında görüntülenebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normal vücut hücreleri sistemli bir şekilde büyür, bölünür ve ölür. Hayatımızın ilk yıllarında yetişkin oluncaya dek normal hücreler daha hızlı bölünür. Yetişkinliğe ulaşılmasının ardından, pek çok dokuda hücreler yanlızca ölen hücreleri yenilemek ve yaralanmaları gidermek amacı ile bölünmeye devam eder. Normal şartlar altında, eğer yeni hücreler gerekmiyorsa her hücrenin içinde bulunan bazı mekanizmalar hücreye bölünmesini durdurmasını söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın kanser hücreleri, büyümeye ve bölünmeye devam ederler ve vücudun diğer bölgelerine yayılırlar. Kanser hücreleri birikerek tümörleri (kitleleri) oluştuturlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler yada tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan yada lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir. Tümör vücudun başka bölgelerine yayılmış olsada orijinal olarak oluştuğu organın adı ile anılır. Örneğin kemiklere sıçramış olan prostat kanseri hala prostat kanseri, akciğerlere sıçramış olan meme kanseri hala meme kanseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lösemi genellikle tümör oluşturmayan bir kanser türüdür. Lösemide kanser hücreleri kan ve kan oluşturan organlarda (kemik iliği, lenf sistemi ve dalak) gelişir, ve diğer organların dokuların içinde dolaşır, birikebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akılda tutulmalıdır ki, tüm tümörler kanser değildir. Kanser olmayan tümörler metastaz yapmaz ve çok seyrek görülen istisnalar dışında yaşamsal tehlike oluşturmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınıflandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde, var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanser istatistiklerinin diğer ülkelere oranla daha iyi tutulduğu amerikada, bu istatistikler göstermiştir ki erkeklerin yarısı kadınların ise üçte biri hayatlarının bir evresinde kansere yakalanacaklardır. Günümüzde, milyonlarca insan kanserli yada kanseri tedavi edilmiş olarak yaşamaktadır. Sigaranın bırakılması yada daha sağlıklı beslenme alışkanlıklarının adaptasyonu gibi aktivitelerle yaşam stilinin değiştirilmesi, pek çok tür kansere yakalanma riskini önemli oranlarda azaltılabilir. Kanser tanısı ne kadar erken konursa, tedavisi o kadar erken başlar ve kanser tedavisi ne kadar erken başlarsa tedavinin başarıya ulaşma şansı da o kadar yüksek olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Her sekiz kadından biri meme kanseri olur.’ betimlemesi ile rastgele seçilen her sekiz kadından bir tanesinin meme kanseri olacağı kesindir, demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Her sekiz kadından biri istatiği yıllık bir tahmin değildir. Bu rakam, 95 yıllık bir yaşam süresi göz önüne alınarak hesaplanmış bir değerdir. Varsayalım ki araştırmacılar bugün doğmuş olan çok sayıda kız çocuğunu gözlem altına aldılar ve onları 95 yaşına gelinceye kadar izlediler, bu kızlardan sekiz de biri (yaklaşık olarak %12.5i) hayatlarının her hangi bir döneminde meme kanserine yakalanacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yanlış Yalnızca kadınlar meme kanserine yakalanırlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Doğru Göreceli olarak çok çok daha seyrek görülmesinse karşın, erkekler de meme kanserine yakalanabilirler ve meme kanseri tanısı konmuş erkeklerin yaklaşık olarak üçte biri bu hastalıktan hayatını kaybeder. İstatistiki veriler, her 100 meme kanseri vakasından birinin erkeklerde görüldüğünü göstermektedir. Göreceli olarak az miktarlarlarda da olsa erkekler de hem göğüs dokusu, hem de meme kanseri ile ilişkisi olduğu bilinen kadınlık hormonları vardır. Toplumda yaygın olan meme kanseri bir kadın hastalığıdır yanılgısı nedeni ile erkekler genellikle kanserin erken belirtilerini görmezden gelmektedir. Bu duyarsızlık geç tanı konmasına, dolaysıyla da daha yüksek ölüm oranlarına neden olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Yalnızca ailesinde meme kanseri bulunan kadınlar, meme kansri için yüksek risk grubundadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanseri olan kadınların %80 den fazlası, hiç bir risk grubuna dahil değildir. Ailede başka birinin meme kanseri hastası olması, meme kanserine yakalanma riski üzerinde önemli bir etkiye sahiptir; özellikle birinci dereceden bir yakınınız, sözgelimi anneniz, kızkardeşiniz veya kızınızda meme kanseri varsa, sizde de ortaya çıkma ihtimali iki kat fazladır. Öte yandan ailede hastalığın olmaması, tehlikeden uzak olduğunuz anlamına da gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Meme kanseri çoğunlukla genetik kökenlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanserlerinin çok küçük bir yüzdesinin normal olmayan genlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Araştırmacılar 17 numaralı kromozomda bulunan iki adet genin (BRCA1 ve BRCA2, Meme kanseri geni 1 ve 2) yüksek göğüs riski ile ilişkisini ortaya koymuşlardır. Meme kanserine yakalanma riskini arttıran başka genlerin olması olasıysa da, tanı konmuş meme kanserlerinin yalnızca %5 i BRCA1 ve 2 genlerinin değişime uğraması ile (mutasyonu) ilintilidir. Mutasyona uğramış BRCA genine sahip olmak meme kanserine yakalanma riskini arttıran faktörlerden yalnızca biridir. Diğer faktörler: yaş, aile tarihçesi, yüksek yağlı beslenme alışkanlığı, adet görmeye erken yaşta başlama, menepoza 50 yaşından sonra girme, çocuk sahibi olmama, ilk çocuğa 30 yaşından sonra sahip olma, yapılan biyopsilerde habis olmayan tümörlerin bulunması, vb. Meme kanseri olan kadınların %80 den fazlası görünürde hiç bir risk grubuna dahil değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Yaşlı kadınların meme kanserine yakalanma riski genç kadınlardan daha azdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Kadınların yaşı ilerledikçe, meme kanserine yakalanma riskleride artar. Gerçekteyse, yaş meme kanserine yakalanma riskini arttıran en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle, meme kanserinin erken aşamada tanısının konması amacı ile 40 yaşı ve üzerindeki kadınların yıllık klinik kontrollerne ve aylık kişisel göğüs kontrollerine ek olarak yılda bir kez kontrol amaçlı mamografi çektirmeleri önerilir. Göreceli olarak daha yüksek risk grubunda olan kadınlar doktor önerisi ile daha erken yaşlarda düzenli mamogram çekimine başlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış İlerlemiş yaşlarda meme kanseri tanısı konmuş kadınların, kapsamlı tedavi görmelerine gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanseri teşhisi konmuş ve tanı konma zamanında kapsamlı tedavi görmemiş yaşlı kadınların ölüm oranlarında artış gözlenmiştir. Aslında, genelde meme kanseri yavaş gelişim gösteren bir hastalıktır ama zaman zaman saldırgan da olabilir ve vücudun diğer bölgelerine çok çabuk sıçrayabilir (Metastaz yapabilir).&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Mamogram meme kanserini engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Mamogram meme kanserini engellemez, ancak mamografi meme kanserinin erken aşamadayken tanısının konmasını sağlayan mükemmel bir araçtır. Günümüzde, mamogram semptomu olmayan (şikayeti olmayan) kadınlarda meme kanseri tanısı konabilmesini olanaklı kılabilen, güvenilirliliği kanıtlanmış bir yöntemdir. Bu nedenle, meme kanserinin erken aşamada tanısının konması amacı ile 40 yaşı ve üzerindeki kadınların yıllık klinik kontrollerne ve aylık kişisel göğüs kontrollerine ek olarak yılda bir kez kontrol amaçlı mamografi çektirmeleri önerilir. Göreceli olarak daha yüksek risk grubunda olan kadınlar doktor önerisi ile daha erken yaşlarda düzenli mamogram çekimine başlayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Mamogram meme kanserine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Mamogram güvenilir bir yöntemdir ve mamogram çekilirken göğsün görüntülenmesi amacı ile kullanılan radyasyon düzeyi çok düşüktür. Modern mamografi sistemleri genellikle 0.1 ila 0.2 rad (rad ışıma miktarını ölçmek için kullanılan bilimsel bir ölçü birimidir) düzeylerinde x-ışını kullanır. Bu alanda oluşturulmuş uluslararası standartlar vardır, ve bu standartlar olası en düşük radyasyon düzeyinin kullanılmasını zorunlu kılar. Hastalara düşen sorumluluk kullandıkları mamografi merkezlerinin bu tip standartlara uygun olarak işlemlerini gerçekleştirdiklerinden emin olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Mamografi erken aşamadaki meme kanserinin tanısının konmasında %100 güvenilir bir yöntemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Mamografinin meme kanserlerinin %85 ila %90 ını görüntüleyebildiği tahmin edilmektedir. Göğüsteki anormalliklerin büyük bir kısmı mamografi ile görüntülenebilirken, bir kısmıda görüntülenemez. Bazen göğüsteki anormallik çevresindeki doku ile aynı yoğunluğa sahiptir, bu da mamografiden görüntülenememesine yol açar. Eğer kadın yada doktoru göğüste bir kitle bulursa, mamografın bir oluşum göstermemesine, kanser belirtilerinin mamografide negatif olmasına rağmen sonucun açıklığa kavuşturulması için alternatif yöntemler denenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Mamografi ile tanısı konan kanserler tedavi edilebilir kanserlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Mamografi meme kanserinin erken aşamadayken tanısının konmasını sağlayan mükemmel bir araçtır. Göğüsteki anormalliklerin büyük bir kısmı mamografi ile görüntülenebilirken, bir kısmıda görüntülenemez. Bazı kanserler çok saldırgan olabilirler ve vücudun başka bölgelerine mamogram ile görüntülenebilecek boyuta gelmeden önce sıçrayabilirler. Genelde, meme kanseri çok yavaş gelişen bir hastalıktır. Meme kanserinin, tek bir hücre boyutundan bir santimetre çapında bir tümör boyutuna ulaşması altı ila sekiz yıl alabilir. Bu çok uzun gelişim süreci, saldırgan kanserlerin kan veya lenf sistemi aracılığı ile vücudun başka bölgelerine taşınmasına olanak tanır. Bu nedenle, düzenli mamografiye başlamaya yaşı sayılan 40 yaşından önce kadınların 20 yaşından başlayarak aylık kişisel göğüs kontrolü yapmaları ve 30 yaşından başlayarak yıllık klinik göğüs kontrollerine başlamaları önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Meme kanseri bulaşıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Kanser bulaşıcı bir hastalık değildir. Meme kanseri göğüs hücrelerinin sayısının kontrolsüz olarak artımı olarak tanımlanabilr. Bu kontrolsüz artım göğüs dokusundan yapılmış tümör oluşumuna neden olur. Bir kadının hücrelerinde oluşabilecek bu tipte değişimler başka bir kadını etkilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Bütün göğüs kitleleri kanserdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Genelde, göğüste bulunan kitlelerin %80i kanser olmayan değişimlerdir. Bu yüzde ilerleyen yaş ile değişir. Genç kadınlarda bulunan kitlelerin %80inden fazlası kanser olmayan değişimler iken, ilerleyen yaşla birlikle kanser olan kitlelerin yüzdesi de artar. Bununla birlike, yaş faktöründen bağımsız olarak göğüste bulunan her kitlenin bir doktor gözetiminde tam tanımlanmasının yapılması önerilir. Özellikle iki adet dönemi boyunca kalıcılığını koruyan veya küçülme göstermeyen değişimlerin kesinlikle doktora bildirilmesi önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Göğüslerinde normalde yumrular (kitleler) bulunan kadınların meme kanserine yakalanma riski daha fazladır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Geçmişte uzmanlar göğüsleri doğal olarak yumru yumru olan kadınların meme kanserine yakalanma riskinin daha fazla olduğuna inanmışlardı. Ancak, yapılan istatistikler bunun doğru olmadığını gösterdi. Göğsünde doğal olarak kitleler bulunan kadınlar kanser olmayan fibrokistik değişimlere sahiptirler. Fibrokistik değişimlerin belirtileri arasında, kistler (cepler halinde sıvı toplanmaları), fibrosis (bağlayıcı doku da yara benzeri oluşumlar), yumrulaşma, artan hassasiyet ve göğüs ağrısı vardır. Kanser olmayan bu tip oluşumlardan oldukça nadir görülen atypical hyperplasia (göğüs hücreleri sayısında görülen anormal artış), meme kanserine yakalanma riskini arttırabilir. Ancak, göğüs biopsilerinin yaklaşık olarak %3ün de atypical hyperplasia (AH) tanısı konmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Eğer göğüsteki kitle ağrı veriyorsa, kanser değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanserlerinin bazılarında ağrı vardır, ancak çok nadir durumlarda ağrı tek başına bir meme kanseri belirtisidir. Eğer göğüs ağrısı şikayeti anormallik gösteren bir mamogram ile desteklenmiyorsa, doktorların pek çoğu daha detaylı görüntüleme yöntemlerini gereksiz bulurlar çünki bu gibi durumlarda meme kanseri riski çok azdır. Göğüs ağrısı kanser olmayan göğüs şikayetleri arasında en yaygın olanlardandır ve pek çok nedenden dolayı olabilir. Her iki göğüstede bulunan ağrıların kanser belirtisi olma olasılığı göreceli olarak yalnızca tek göğüste bulunan ağrılardan daha azdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Kişisel meme kanseri kontrolü yapılması en uygun yer banyodur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Kişisel meme kanseri kontrolü banyo da da yapılabilir, ancak ıslak, sabunlu eller kadının göğsündeki anormallikleri hissetmesini zorlaştırabilir. Buna ek olarak, soğuk hava ve su, göğüs ve göğüs ucunun sertleşmesine neden olarak değişimlerin hissedilmesini güçleştirebilir. 20 yaş ve üstündeki her kadın aylık göğüs kontrollerini üç ayrı pozisyonda yapmalıdır. Yatarak, ayakta ve bir aynanın önünde (göğsün görsel kontrolü için).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Küçük göğüslü kadınlar meme kanserine yakalanmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanseri dokusunun miktarının meme kanserine yakalanma riski üstünde hiç bir etkisi yoktur. Göğüs boyutunun kesinlikle meme kanseri riski ile bağlantısı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Kahve içmek meme kanserine yakalanma riskini arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Kahve meme kanserine yol açmaz. Fareler üzerinde yapılan bazı çalışmalar, kahvenin aslında kanser riskini azalttığını göstermiştir. Uzmanlar geçmişte kafeinin fibrokistik değişimlere (sıkça görülen kanser olmayan değişimler) neden olmasından dolayı kanser riskini arttıran bir faktör olarak görmüşlerdi. Bazı kadınlar kafein alımını azaltmak amacı ile kahve, çay, çikolata ve kolalı içecek tüketimini azalttıklarında vücuttaki sıvı tutumunun azalmasına bağlı olarak göğüsteki bazı rahatsızlık hislerinin azaldığını gözlemleyebilirler. Aslında bu konu uzmanlar arasında tartışmalı bir konudur, çünkü bu konuda yapılan araştırmaların sonunda tutarlı ve güvenilir sonuçlara ulaşılamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Koku/ter önleyici deodarantlar önemli kanser sebeplerinden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Koku/ter önleyici deodarantlar kansere yol açmazlar. İnternette yaygın olarak dolaşan e-mail’lerden birinde terlemeyi önleyici deodorantların vücudun zararlı maddeleri (toksinleri) dışarı atmasına engel olarak kansere yol açtığı yönünde bazı saptamalara yer verilmiştir. Bu mesaja göre, vücuttan atılması gereken bu zararlı maddeler (toksinler), atılamadıkları için koltuk altındaki lenf benzlerinde birikmekte ve hücrelerde bazı değişikliklere yol açarak kanser oluşmasına yol açmaktadırlar. Gerçekte ise, terleme ile vücuttan atılan maddeler %99.9 oranında su, sodyum, potasyum ve magnezyumdur. Sonuç olarak terleme ile atılan toksik maddeler olmadığı için bu sav bilimsel dayanağa sahip olmaktan uzaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Haşere öldürücüler, tarım ilaçları, kuru temizleme kimyasalları kansere neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Geçmiş yıllarda yapılan bazı küçük ölçekli çalışmalarda, yukarıda belirtilmiş olan kimyasal maddelerin meme kanserine yakalanma riskini arttırma olasılığının var olduğu ortaya konmuştur. Ancak çoğu uzman bu çalışmaların sonucuna kuşku ile bakmaktadır, çünkü bu küçük ölçekli çalışmaların sonuçları daha büyük ölçekli çalışmaların sonuçları ile çelişmektedir. Söz konusu küçük ölçekli çalışmaların yeterli istatiksel güvenilirliğe sahip olmadığı, tıp çevrelerince kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Emzirme meme kanserine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Emzirme meme kanserine yol açmaz. Aslında, bazı ön çalışmalar emzirmenin meme kanseri riskinde azalmaya yol açtığını göstermiştir. Bu bulgu henüz daha geniş kapsamlı çalışmalarca henüz onaylanmamıştır. Emziren kadınlarda meme kanserine yakalanabilir ama, emzirmemiş kadınlara oranla daha fazla meme kanserine yakalanma riski taşımazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Geçmişte meme kanserine yakalanmış kadınlar hamile kalmamalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, hamilelik süresince oluşan hormonal ve metabolik değişimlerin meme kanserinin tekrarlaması riskini ciddi bir oranda arttırmadığını göstermiştir. Buna ek olarak, hamile kalınma sayısının ve tedavi ile hamilelik arasındaki zaman aralığının da uzun dönem kanser tedavisi ve riski üzerinde gözlemlenebilir bir etkisi görünmemiştir. Ancak, meme kanseri tedavisi görmüş ve hamile kalmak isteyen kadınların bu isteklerini hamilelik öncesi doktorları ile konuşmaları önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Göğüs akıntıları meme kanseri belirtisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Göğüs akıntılarının çoğunluğu kanser belirtisi değildir. Kadınların yaklaşık olarak %20 si süte benzeyen, donuk yada şeffaf yapıda anlık göğüs akıntıları gözlemler. Kadınların neredeyse %60a yakın kısmı kişisel göğüs kontrolü sırasında bazı akıntılar görebilir. Genel olarak, eğer akıntı şeffaf, süte benzeyen, sarı yada yeşilse kanser belirtisi olarak kabul edilmez. Kanlı yada suya benzeyen akıntılar normal olarak kabul edilmez, ancak bu anormal akıntıların ancak %10 u kanser ile ilişkilidir. Kanlı akıntıların çoğu kanser olmayan papilomalara bağlıdır. Ancak kuşku uyandıran her akıntı doktorlarla tartışılmalı ve klinik kontrollerle nedenleri açıklığa kavuşturulmalıdır. Göğüs akıntıları aşağıdaki özellikleri taşıyorsa kuşkuludur;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanlı yada suya benzeyen yapıda ve kırmızı, pembe yada kahverekli akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapışkan bir yapıya sahip ve şeffaf yada donuk siyah-kahverenkli ise akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğüs sıkılmaksızın oluşan anlık akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekliliği uzun olan akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek taraflı akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süte benzemeyen akıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Telli sütyenler meme kanserine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Bir kaç yıl önce yayınlanan ‘Ölmek için Giyinmek’ (Dressed to Kill) adlı bir kitapta telli sütyenlerin kullanımının lenf sıvısı akımını engelleyerek meme kanserine yol açtığı iddal edilmişti. Bu kitabın yazarları gelişmiş ülkelerdeki meme kanseri oranları ile az gelişmiş ülkelerdeki oranları karşılaştırmışlar ve aradaki farkın sütyen kullanımı alışkanlığına bağlanabileceğini önermişlerdi. Meme kanseri ve sütyen kullanımı arasında ki bu ilişki doğru değildir. Bu kitabın yazarları araştırmalarında bugün meme kanserine yakalanma riskini arttırdığı bilinen diğer parametreleri (yaş, aile tarihçesi, çevre, sosyal faktörler, genetik, çocuk sahibi olmama, adet görmeye başlama yaşı gibi) dikkate almamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Göğüs yaralanmaları meme kanserine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Göğüs yaralanmaları ve travmaları meme kanserine yol açmaz. Ancak, yaralanmalar sonucunda göğüste berelenmeler ve kanser olmayan kitleler oluşabilir. Göğüsteki yağ dokusunun şişmesi veya hassaslaşması sonucu ‘Fat necrosis’ adı verilen ve kanser olmayan oluşumlar gözlenebilrsede, genellikte bu durum bir ay içinde ortadan kalkar. Bu tip oluşumlar zaman zaman mamogramların değerlendirilmesini güçleştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Meme kanseri tanısı konmuş kadınlar göğüslerini kaybederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Meme kanseri tanısı konmuş kadıların büyük bir çoğunluğu tedavilerinin bir parçası olarak ameliyat geçirirler. Ancak, erken aşama meme kanseri tanısı konmuş kadınların artan bir çoğunluğu yalnızca kitlenin alınması (lumpektomi) ve radyasyon terapisi görmektedirler. Lumpektomi kitlenin ve onu çevreleyen dokunun (marjin) alınması işlemidir. Yapılan araştırmalar göstermiştirki lumpektomi ve ardından yapılan radyasyon tedavisi erken aşamadaki meme kanserleri için tüm göğsün alınması (mastektomi) kadar etkindir. Ancak, mastektomi yada lumpektomi arasındaki seçim pek çok faktörün bir bileşkesidir. Alınacak tümörün büyük olması durumunda, bazen operasyon öncesi kemoterapi (anti-kanser ilaçlarının kullanılması) uygulanarak tümör boyutunda küçülme sağlanır ve mastektomi yerine lumpektomi yapılabilinir. Göğsün korunmasına yönelik tedavilere her geçen gün yenileri eklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Mastektomi (Göğsün tamamen alınması operasyonu) kanserin yenilemesi riskini tamamen ortadan kaldırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Mastektomi kanserin yenilemesi riskini tamamen ortadan kaldırmaz. Bazı kadınlarda mastektominin dikiş bölgelerinde kanserin yenilenmesi görülmüştür. Ayrıca kanserin lenf bezlerine ve vücudun diğer bölgelerine yayılmış olma riski vardır. Mastektomi gören kadınların büyük çoğunluğu kanserin göğüs dışındaki bölgelere yayılmamasından emin olmak amacı ile aynı zamanda dış lenf bezlerinin alınması operasyonunu da geçirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Koruyucu mastektomi (Göğsün tamamen alınması operasyonu) operasyonu geçiren kadınlar meme kanserine yakalanmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Koruyucu mastektomi meme kanseri için yüksek risk grubunda bulunan kadınların bir yada her iki göğsünün meme kanserinin oluöumunun önlenmesi amacı ile alınması operasyonudur. Araştırmacılar koruyucu mastektominin kadınları nasıl etkileyeceği konusunda hala emin değiller. Bu koruyucu operasyon saldırgan tümörleri olan kadınların yaşam süresini uzatabilir. Ancak, bazı kadınlar yüksek risk grubunda olmalarına rağmen hiç bir zaman meme kanseri hastası olmazlar, dolayısı ile böyle bir operasyon artan bir yarar getirmez. Göğüs dokusu boyuna doğru, koltuk altında ve göğüs duvarında da vardır, ve vücudunda göğüs dokusu bulunan her kadın meme kanserine yakalanma riskini korur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Kemoterapi kadınların saçlarının dökülmesine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Saç kaybı (alopecia) kemoterapinin geçici yan etkilerinden biridir. Saç kaybı ve kemoterapinin diğer yan etkileri kullanınal ilaçlara, dozlarına ve nasıl verildiklerine bağlıdır. Kemoterapinin yan etkileri her kadında varkı yoğunlukta hissedilir. Saç kaybından etkilenen kadınların, saç kaybı genellikle kemoterapinin başlamasının üçüncü haftasında oluşur. Kadınların büyük çoğunluğunda, kemoperapinin bitmesi ile birlikte saçlarda uzamaya başlar. Kemoterapinin diğer yan etkileri arasında: enfeksiyon riskinin artması, kansızlık, kanama riskinin artması, ağız yaraları, ishal, kabızlık, karıncalanma veya yanma hisleri, deri rahatsızlıkları (kızarıklık, döküntü, akne), tırnaklarda koyulaşma, kırılganlaşma yada çatlama, böbrek ve mesane enfeksiyonları, kemoterapinin hemen ardından gelen nezle benzeri belirtiler, vücutta sıvı toplanması, adet periyotlarında düzensizleşmeler ve menapoz benzeri belirtiler vardır. Zofran (genel adı: ondansetron) ve Kytril (genel adı: granisetron hydrochloride) gibi yeni ilaçlar mide bulantısı, ishal ve kusma gibi en sık görülen yan etkilerin azalmasında oldukça başarılı olmuşlardır. Birleşik devletler, ulusal meme kanseri organizasyonları birliği (National Alliance of Breast Cancer Organizations) eski kemoterapi ilaçlarından olan cyclophosphamide, methotrexate, flouracil (CMF) in, Adriamyacin (genel adı: doxorubicin) gibi yeni ilaçlardan daha az yan etkileri olduğunu belirtmektedir. Yeni ilaçların yardımı ile her geçen gün kemoterapinin yan etkileri daha etkin bir şekilde kontrol altına alınmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış Ağızdan alınan doğum kontrol hapları meme kanserine yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru 10 yıldan daha uzun süreli kullanımlarda bile doğum kontrol hapları meme kanserine yol açmaz. Doğum kontrol hapları meme kanseri riski ile bağlantısı olduğu bilen östrojen ve progesteron hormonlarını küçük oranlarda içerir ancak bu hormonların oranları dikkate değer bir risk yaratmaktan çok uzaktır. Günümüzde kullanılan doğum kontrol haplarının büyük bir çoğunluğu 1975 yılında kullanılan haplardan %50 ila %100 oranında daha az hormon içeren düşük hormon içerikli formüllere sahiptir. Düşük hormon içerikli formüller, orjinal doğum kontrol haplarının şişkinlik gibi bazı hoş olmayan yan etkilerinin giderilmesi amacı ile geliştirilmişlerdir. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, 1976 ila 1992 yılları arasında hastalanan 3,383 meme kanseri kadın incelenmiş ve genel olarak meme kanseri ile doğum kontrol hapı kullanımı arasında on yılı aşan kullanımlarda bile belirgin bir ilişki gözlemlenememiştir. Ailelerinde meme kanseri görülmüş kadınlarda bile doğum kontrol hapı kullanımına bağlı olararak risk artışı gözlemlenmemiştir. Bütün bunlara rağmen, yüksek meme kanseri riski taşıyan kadınların doğum kontrol hapı kullanmaya başlamadan önce bu isteklerini doktorları ile tartışmaları önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış ‘Lobular carcinoma in situ (LCIS)’ teşhisi konmuş kadınlar hayatlarının daha sonraki döneminde kesinlikle meme kanseri hastası olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru Lobular carcinoma in situ (LCIS) süt bezlerinde oluşan çok erken aşamadaki bir kanserdir, ve oluştuğu süt bezinin duvarını geçmemiştir. Teknik açıdan bakıldığında LCIS, 0. düzey (stage 0) bir kanserdir. Ama doktorların büyük çoğunluğu LCIS’i kanser olarak sınıflandırmazlar. Buna rağmen, LCIS meme kanseri riskinin arttığını gösteren bir işarettir, ve LCIS tanısı konmuş kadınlar hayatlarının daha sonraki aşamalarında meme kanserine yakalanmaya daha yatkın olurlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meme Kanserine Nasıl Tanı Konulur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meme kanserinin en yaygın belirtisi ağrısız bir kitlelenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların %10 kadarı, kitle olmaksızın ağrı hissetmektedir. Meme kanserinin daha seyrek gürülen belirtileri arasında, göğüste oluşan geçici olmayan değişimler, (örneğin kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş yada bozulmalar, ve anlık akıntılar, aşınma, göğüs ucunun hassaslaşması yada içe dönmesi de dahil olmak üzre göğüs ucu belirtileri). Tedavisi en kolay olan erken aşamadaki meme kanseri tipik olarak hiç bir belirti göstermezler. Bu nedenle, kadınların meme kanserinin erken tanısı için önerilen kontrol programlarını uygulamaları çok önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meme kanserine erken aşamada tanı konması, tedavi seçeneklerinin sayısını, tedavinin başarıya ulaşma ve hayatta kalma şansını önemli oranda arttırır. Erken tanı için temelde önerilen biri birini tamamlayıcı üç yöntem vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel (Kendi kendine yapılan) göğüs kontrolleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klinik (Doktor tarafından yapılan) göğüs kontrolleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mamogramlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Normal de doktorlar 20 yaşından sonra her ay kişisel göğüs kontrollerinin yapılmasını, kırk yaşından sonrada yılda bir kez olmak üzre klinik göğüs kontrollerini ve mamografiyi önermektedirler. Ancak daha sonraki mamogramlarınıza referans olması için otuzlu yaşlarınızda en azından bir mamogram çektirerek saklamanız önerilir. Burada verilen başlama yaşları, toplumun geneli için önerilmektedir, eğer yüksek risk grubunda olduğunuzu düşünüyorsanız kontrol programınızı dokturunuz ile konuşmalısınız. Kanserlerin küçük bir bölümü mamografi tarafından tanımlayamayacağı için, mamografiyi klinik göğüs kontrollerine alternatif olarak görmek yanlıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu testlerden birinde normal olmayan bir belirtiye raslanırsa, durumu açıklığa kavuşturmak için belirleyici testler yapılacaktır. Unutmayın ki, göğüs kontrollerınde bulunan kitlelerin büyük bir kısmı kanser olmayan gelişimlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontroller sonrası şüphelerin giderilemediği durumlarda, kesin tanının konması amacıyla biyopsi yapılır. Kitlenin büyüklüğüne, yerine, dokturun yada hastanın tercihine bağlı olarak biyopsi lokal anestezi alıtında iğneler le yapılabileceği gibi, ameliyatla kitlenin çıkarılmasıylada yapılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6868377381509181385?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6868377381509181385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6868377381509181385' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6868377381509181385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6868377381509181385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/meme-kanseri.html' title='meme kanseri'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-812115797312646417</id><published>2008-01-04T16:31:00.000-08:00</published><updated>2008-01-04T16:46:23.050-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hücre'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hormon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yumurtalık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adet görme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kist'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kısırlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ilişki'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cerrahi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cerrah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='embriyo'/><title type='text'>yumurtalık kistleri</title><content type='html'>Genç olsun, yaşlı olsun pekçok kadının sıklıkla yaşadığı korkulardan birisi yumurtalıklarında kist olmasıdır. Gerçekten de düzenli kontrollere gidildiği taktirde hemen hemen her kadında hayatının bir döneminde yumurtalıklarında kist saptanabilir. Çoğu zaman herhangi bir tedavi dahi gerektirmeyen bu lezyonlar büyük olasılıkla hiçbir belirti de vermezler. Genelde masum olmalarına rağmen halk arasında çok korkulacak bir &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;hastalık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; olarak bilinen over kistleri hep aynı türde değildir.&lt;br /&gt;Yumurtalık organı doku olarak çok değişik türde hücreleri bünyesinde barındırır. Kişinin embryonik döneminden başlayarak var olan ve değişim gösteren hücrelerde dahil olmak üzere birçok hormonun etkisi altında olan hücre türleri, yumurtalıkları diğer organlardan farklı kılar. Bu değişik türde hücreler çeşitli faktörlerin etkisi ile büyüyebilir ve kistleşebilirler. Kistler içerdikleri hücre türüne bağlı olarak hormon ya da benzeri maddeler salgılayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kist Nedir ?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kabaca ifade etmek gerekirse kist etrafı kist duvarı adı verilen ve etrafındaki dokulardan farklı bir doku ile çevrili, sıvı içeren kitlelerdir. İnsan vücüdunda hiçbir madde statik değildir. Bütün hücreler sürekli ölür ve yerlerine aynı türde yenileri yapılır. Yine bütün hücreler değişik miktar ve yapılarda sıvı salgılarlar. Hücreler arasında bulunan sıvıların bir kısmı kan dolaşımından gelirken bir kısmı da hücrelerin kendileri tarafından yapılır. Bu sıvılar sürekli absorbe edilir ve yeniden yapılır. Bu absorbsiyon ve üretim aşamalarındaki bir dengesizlik ya da başka bir nedenden dolayı sıvının aşırı birikmesine ödem denir. Eğer sıvılar farklı bir doku tarafından çevrelenir ve sıvı alışverişi engellenirse ortaya çıkan lezyonun adı kist olur. Vücutta bulunan hemen hemen bütün dokularda kist ortaya çıkabilir ancak yumurtalık dışındaki organların kistleri çok daha çabuk ve kolay belirti verebilir. Bunun nedeni diğer organlarda meydana gelen kistlerin bu organların fonksiyonlarını bozmalarıdır. Yumurtalık kistlerinin bir kısmı da bu şekilde fonksiyon bozukluğu yaratarak belirti verirken çok büyük bir bölümü de ne fonksiyonlarda bir kayba neden olur ne de uzunca bir süre belirti verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Over kistleri oluş biçimine göre de neoplastik yani tümorla ya da fonksiyonel olarak da iki bölümde incelenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Over yani yumurtalık kistleri kabaca habis ve selim basliklari altinda incelenebilirler. En sık görülen iyi huylu over kistleridir. Yumurtalıklar diğer organlara göre belirti verme açısından daha fakirdirler. Çoğu kez bir şikayet yaratmazlar ve rutin kontroller esnasında fark edilirler. En sık verdikleri belirti &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/adet_gorme.html" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;adet&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; düzensizlikleri, karında şişlik, karın ağısı, sindirim sitemi bozuklukları, idrar yolu şikayetleri gibi özgün olmayan belirtilerdir. Over kisti dışında pekçok durum da benzeri şikayetler yarattığından, bu tür yakınmaları olan kişiler genelde durumlarını önemsemezler. Çok fazla büyümeyen bir over kisti karın boşluğu içerisinde kendine rahatlıkla yer bulabileceği için şişlik yapmaz. Benzer şekilde hormon salgısı yapmayan kistler de adet düzensizliği yaratmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı over kistlerinde nadir olarak görülür. Eğer ağrı varsa bu kitlenin iltihaplandığını ya da endometriozis olabileceğini gösterir. Nadiren kistlerin kendi etrafında dönmesi (torsiyon) ya da patlaması (rüptür) şidetli ağrı ve akut karın tablosuna yol açabilir.Kistler mesaneye baskı yaparak sık idrara çıkma, rektuma bası yaparak da kabızlığa yada dışkı yaparken ağrıya neden olabilirler.Zaman zaman da iştahsızlık, kilo kaybı, hafifi bulantı gibi sindirim sistemi yakınmaları olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akılda tutulması gereken nokta kistlerin çok farklı türlerinin olduğu ve yarattığı şikayetlerin kistin türüne bağlı olabileceğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Teşhis&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Genelde rutin muayene ya da başka bir sebepten dolayı yapılan muayene ve ultrasonografide saptanırlar. Muayenede hastanın yaşı, kitlenin büyüklüğü, şekli, saf kist ya da solid yapıda oluşu, etrafa yapışık olup olmadığı, hassasiyet olup olmadığı, Önemlidir. Ultrasonografide saf kist görünümünde olan ve 5-6 santimden küçük çapta olan kistlerin iyi huylu ve fonksiyonel olma olasılığı yüksektir.Ayrıca tanıda hastanın ve kitlenin durumuna göre tomografi, manyetik rezonan hormon tetkikleri ve kanda tümör belirteçleri incelenir ve tedavi için bir karara varılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kistler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İnklüzyon kisti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sıklıkla rahim ameliyatı esnasında rastlanan fonksiyonel olmayan bir kisittir.Çoğu mikroskopik boyuttadır. Hiçbir belirti vermez ve ultrasonda da fark edilemez. Muhtemelen her yumurtlamadan sonra yumurtalık cidarının bütünlüğünün bozulmasını takiben iyileşme döneminde doku içerisinde germinal epitel adı verilen hücre türünün hapsolmasından kaynaklanmaktadır. Bazı araştırmacılar bu kistciklerin uzun dönemde habis değişime uğrayabileceğini ve over kanserinin öncülü olabileceğini iddia etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Follikül kisti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gençlerde en sık rastlanan kistlerin başında gelir. Gelişen yumurta hücresinin çatlamaması ve büyümeye devam etmesi nedeni ile olduğu düşünülmektedir.. Büyüklükleri genelde 2-3 santimetredir, nadiren 4 santimetreyi aşar. Oldukça gergin ve içinde berrak sıvı içeren kistlerdir. Herhangi bir komplikasyon yaratmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni tam bilinmektedir ancak kabul edilen bazı teoriler vardır. Kronik pelvik iltihabı gibi overlere giden kan miktarının arttığı durumlarda, buna bağlı olarak folliküllere ulaşan hormon miktarlarının normalden fazla olması nedeni ile gelişebileceği bilim çevrelerinde en fazla kabul gören oluş mekanizmasıdır. Yapılan deneylerde konjesyon olarak adlandırılan bu fazla kan akımının follükül aktivitesini arttırdığı gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir olası neden ise yüksek dozda gonadotropinlerin varlığında (beyinden salgılanan ve overlerde yumurta hücresi gelişimini uyaran hormonlar) overlerin olması gerekenden fazla uyarılması neticesinde ortaya çıktıklarıdır.Bu teorinin destekcisi &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kisirlik.html" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;kısırlık&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; tedavisi esnasında yumurtlamayı teşvik edici ajan kullanan kadınlarda follikül kistlerinin normalden fazla görülmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gonadotropin miktarı normal sınırlarda olsa dahi bunların salgılanış şekillerinde meydana gelen dengesizlikler de gelişmiş yumurta hücresinin çatlamasını engelleyebilir ve follikül kistine yol açabilir. Gonadotropinlerin salgılanış şeklini bozan pekçok etken olabilsede genelde altta yatan bir sebep bulunamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir teoriye göre de yumurtalık etrafındaki yapışıklıklar ve herhangi bir nedenle yumurtalık duvarının kalınlaşması yumurtlamayı engelleyerek follikül kistine yol açmaktadır. Ancak bu görüş bilim çevrelerinde rağbet görmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Follikül kistleri genelde belirti vermezler. Patlaması ya da kendi etrafında dönmesi ve akut batın tablosu yaratması yok denebilecek kadar azdır. Bazen östrojen hormonu salgılayarak adet düzensizliğine neden olabilir. Sıklıkla başka bir nedenle yapılan ultrason incelemesi esnasında fark edilen follükül kistleri, belirti verdiğinde en sık adet gecikmesine neden olur ve hastalar bu gecikme nedeni ile jinekoloğa müracaat ettiğinde fark edilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Follikül kistleri genelde kendiliğinden kaybolur ve tedavi gerektirmez. Üreme çağındaki kadınlarda saptanan ve 5 santimetreden küçük kistler takibe alınır. Hasta bir ay sonra yeniden muayeneye çağırılır. Kistin 1-2 adet dönemi sonrasında kendiliğinden kaybolması beklenir. Bazı zamanlarda kistin küçülmesini kolaylaştırmak için doğum kontrol hapları verilebilir. Burada amaç beyinden salgılanan gonadotropinleri baskılayarak overler üzerindeki uyarıyı ortadan kaldırmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedaviye rağmen küçülmeyen ya da büyüme gösteren kistlerde ameliyat gerekli olabilir. Bu kistler genellikle üreme çağındaki genç kadınlarda görüldüğü için ameliyat esnasında yumurtalığa zarar vermeden sadece kist çıkartılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Korpus luteum kisti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Normalde her yumurtlamadan sonra yumurta hücresinin atıldığı doku farklılaşır ve korpus luteum adı verilen dokuya dönüşür.Korpus luteumun görevi olası bir gebelikte düşük olmadan gebeliğin rahime yerleşmesini sağlayan progesteron adı verilen hormonun plasenta fonskiyonel hale gelene kadar üretilmesidir. Bu doku zaman zaman içinde sıvı birikmesi nedeni ile kistleşebilir. Genelde 3-4 cm büyüklüğündedir. Hormon salgılaması olduğu için adet rötarına yol açabilir. Kist içine kanama olursa kasıklarda ağrı görülebilir. Bazen patlayıp karın içine kanamaya yol açabilir. Bu durumda dış gebelik ile karıştırılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir komplikasyon gelişmediği durumlarda tedavi gerektirmez. Kendiliğinden kaybolur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Teka-lutein kisti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Aşırı hormon salgısına bağlı olarak ortaya çıkar. hemen hemen her zaman çift taraflıdır ve 20 cm kadar büyük olabilirler. Sıklıkla kısırlık tedavisi alanlarda görülür. Tedavide yaatak istirahati ve takip gerekir. Bazı zanamlara cerrahi tedevi gerekli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gebelik Luteoması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gebelik esnasınd görülen solid yapıda bir kitledir. Bazen 20 cm kadar büyüyebilir. Hastaların 4'te birinde fazla miktarda salınan erkeklik hormonuna bağlı olarak tüylenmede artış saptanbilir. Gebelik sona erdiğinde kendiliğinden geriler. Ancak diğer tümürlerden ayrımının yapılması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tümörler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Seröz Kistadenom&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yumurtalıkta en sık görülen tümörlerdir. En sık üreme çağındaki kadınlarda görülürler ve kendiliğinden kaybolmazlar. Çift taraflı olabilirler. %30 civarında habis bir hastalığa dönebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yumurtalığın yüzeyini oluşturan epitel hücrelerinden köken alırlar.Tek veya birden fazla sayıda olabilirler. Berrak bir sıvı içerirler. Büyüklükleri 5-15 santimetre arasında değişir. Her iki overde de olması durumunda habislik potansiyeli yüksektir. İçerisinde sıvı dışında solid yapıların da olması habislik potansiyelini arttırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluş nedeni tam olarak bilinmeyen seröz kistadenomlara özgü bir bulgu yoktur. Genelde yakınma yaratmaz, belirti vermez. Jinekolojik muayene esnasında ya da ultrasonda tesadüfen teşhis edilir. İçerisinde kalsifikasyon olur ise röntgen filminde görülebilir. Nadiren hasta karnında yavaş gelişen bir şişlik nedeni ile jinekoloğa müracaat edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavisi cerrahidir. Cerrahi esnasında eğer kist tek taraflı ise ve habis görüntüsü vermiyor ise yumurtalık bırakılıp tek taraflı alınabilir. Bizim tercihimiz operasyon esnasında alınan kistin o anda patolojik incelemeye tabi tutulması (buna frozen adı verilir) ve sonucuna göre operasyonun seyrine devam edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müsinöz Kistadenom&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İyi huylu yumurtalık tümörlerinin %25 kadarı müsinöz kistadenomlardır. Çift taraflı olma olasılıkları seröz kistadenomlara göre daha düşüktür ve habaset olasılığı azdır. Oluş mekanizması tam olarak bilimemekle birlikte en çok kabul gören teori yumurtalıkların üzerini örten epitel hücrelerinin şekil değiştirerek rahim ağzının içini (serviks) döşeyen epitele dönmesi ve tıpkı rahim ağzında olduğu türde salgılamada bulunmasıdır. Başka bir teoriye göre de embryonik dönemde barsakları oluşturan hücrelerin kalıntılarından köken almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanda görülen en büyük kistik yapılardır. Genelde 15-30 santimetre boyutlarında olabilirler ancak 60 santimetreye kadar büyümüş olan müsinöz kistadenomlar literatürde mevcuttur. Kist genellikle içindeki ince zarlar ile pekçok odacığa bölünmüştür.Bu zarlara septa ismi verilir.Kistin içerisinde berrak ancak akışkan olmayan sümüğümsü bir sıvı bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klinik olarak genelde belirti vermezler. &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/adet_gorme.html" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;Adet düzensizliği&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; yaratmazlar, ancak boyutları çok büyük olduğu için karında şişlik ve bası bulguları olur. Sık idrara çıkma ya da kabızlık müsinöz kistadenomlarda sık rastlanılan yakınmalardır. Çok büyük oldukları için rüptüre olma olasılıkları (patlama) yüksektir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda kist içinden yayılan sıvı karın boşluğuna yayılır ve hücreler burda da yaşamaya devam ederek salgılarını sürdürür. Karnın içi yavaş yavaş jel gibi bir sıvı ile dolar. Biolojik olarak habis olmamasına rağmen davranış olarak habis bir olay olan bu tabloya pseudomiksoma peritonei adı verilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma ve şiddetli karın şişliği olur. Sonuçta hastada beslenme bozukluğu ortaya çıkar. Kronik bir hastlıktır ve nihai tedavisi maalesef mevcut değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsinöz kistadenomların tedavisinde tek yol cerrahidir. Üreme çağındaki &lt;a href="http://www.kadinsaglik.net/" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;kadın&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;larda nadiren görüldüğü için eğer tek taraflı ise sadece kistin ya da o taraftaki overin çıkartılması gerekli olurken ailesini tamamlamış ileri yaştaki kadınlarda rahim ve yumurtalıkların bir arada çıkartılması tercih ettiğimiz yöntemdir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Endometrioma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Rahimin içini döşeyen endometrium adı verilen zar tabakasının yumurtalıklarda bulunması ve her adet döneminde kanayarak kistleşmesi sonucu oluşur. Kist içi çukulata kıvamında bir sıvı ile doludur ve bu nedenle çukulata kisti de denir. Genelde etrafa yaışıklıklar gösterir. Hastalar doktora kısırlık, &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/adet_gorme.html" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;ağrılı adet görme&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;, ilişki esnasında ağrı ve fazla miktarda adet görme şikayeti ile başvururlar. Tedavisi endometriozis bölümünde anlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dermoid kist&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;20 yaşından küçük bayanlarda en sık görülen tümördür. %10 vakada iki taraflı olabilir. Embryonel dönemde meydana gelen olaylardan kaynaklanır. Kitlenin içinde saç, deri, diş, kıkırdak parçaları, kemik, sinir hücreleri gibi her türlü doku görülebilir. Şikayet olarak karın ağrısı yapabilir. Kendi etrafında dönüp akut batın tablossuna neden olabilir. Bazen kısırlığa yol açabilir. Tedavisi cerrahidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-812115797312646417?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/812115797312646417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=812115797312646417' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/812115797312646417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/812115797312646417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/yumurtalik-kistleri.html' title='yumurtalık kistleri'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-1770190468247726007</id><published>2008-01-03T15:19:00.000-08:00</published><updated>2008-01-03T15:41:13.272-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eforlu egk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beyin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kolestrol'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sigara'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp hastalığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='by-pass'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yüksek tansiyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp anjiyografisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp krizi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='risk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='damar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kalp ultrasonografisi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kilo'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ekg'/><title type='text'>kalp krizi</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.kalpkrizi.gen.tr/" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;Kalp krizi&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; ya da enfarktüs; kalbin koroner arterlerinde gerçekleşen bir bozukluk sonrası meydana gelen yetersizlik sonucu şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkan ve ölümle sonuçlanması olası fizyolojik durum. Dünyada en başta gelen ölüm sebeplerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp, insanlarda dinlenme anında dakikada 60-80 kez tüm vücuda kan pompalayan güçlü bir pompadır. Tüm vücudun kan ihtiyacını karşılarken kendisinin de beslenmesi için kanı kullanması gerekir. Kalbin kendini besleyen damarların ( koroner arterler ) dolaşım bozukluğunda koroner yetersizlik meydana gelir. Koroner yetersizlik durumları koroner damarlardaki darlıkların tipine, derecesine ve yerine göre değişir. Bazıları anjina seviyesinde kalırken bazılari krize dönüşebilir. Kalp krizi aniden oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde fiziksel aktivite sırasında ortaya çıkan ve dinlenmekle geçen göğüs ağrıları (anjina) ilk uyarılardandır. Eforlu EKG ile kalp damarlarının fonksiyonelliği değerlendirilebilinir. Anjinasız da kalp krizleri sık görülmektedir. Kalp damarları ani olarak tıkanırsa kalp krizi ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Kalbi veya beyni besleyen damarlar, kolesterol (kan yağları), diğer yağlar, kalsiyum ve kandaki bazı maddelerin birleşerek oluşturdukları tabakalar (plaklar) yüzünden daralabilir. Kalp krizi, bu daralmaların, zaman içinde tam bir tıkanıklığa dönüşmesiyle oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bazı belirtileri bulunmakta ve dikkat edildiğinde hayat kurtarıcı olabilmektedir. Bunlardan başlıcaları;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            * Göğüs kafesinin orta bölgesinde birkaç dakikadan uzun süren baskı, sıkışma, ağırlık, huzursuzluk, Adrenalin deşarjı ve ölüm hissi.&lt;br /&gt;            * Omuzlara, boyuna veya kollara yayılan göğüs ağrısı;&lt;br /&gt;            * Aritmiler&lt;br /&gt;            * Baş dönmesi, baygınlık, bayılma, bulantı, [[soğuk terlemeyle beraber göğüs kafesi şikayetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korunma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp krizi riskini azaltmak için bazı öneriler; sigara içmemek, varsa yüksek tansiyonu kontrol altında tutmak, yağ, tuz ve kolesterolden uzak kalmak, genellikle sebze ve meyve yemek, düzenli egzersiz yapmak, kiloyu normal sınırlarda tutmak, diyabet varsa diyete uygun kalmak, ve ailede kalp hastalığı hikayesi varsa düzenli kontrol altında bulunmakdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hazırlayıcı nedenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1. Kanda &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/Kolesterol.html" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;kolesterol&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; ve diğer kan yağlarının artması,&lt;br /&gt;   2. Şeker hastalığı,&lt;br /&gt;   3. &lt;a href="http://www.tansiyonaleti.gen.tr/" target="_blank"&gt;&lt;b&gt;Yüksek tansiyon&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;,&lt;br /&gt;   4. Sigara,&lt;br /&gt;   5. Fazla hareketsizlik,&lt;br /&gt;   6. Ruhi gerginlik,&lt;br /&gt;   7. Fazla kilo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tespiti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    * Kalp Anjiyografisi&lt;br /&gt;    * EKG ve Eforlu EKG&lt;br /&gt;    * Kalp ultrasonografisi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-1770190468247726007?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/1770190468247726007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=1770190468247726007' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1770190468247726007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1770190468247726007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/kalp-krizi.html' title='kalp krizi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-3350332159733055620</id><published>2008-01-03T15:01:00.000-08:00</published><updated>2008-01-03T15:11:39.579-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kekemelik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kekeme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='damak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ses'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='konuşma bozukluğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kekeme hastalığı'/><title type='text'>kekemelik</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kekemeliğin Tanımı&lt;/span&gt;: Kekemelik; Psikolojik bir nedene bağlı olarak geliştirilmiş bir yanlış konuşma alışkanlığıdır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kekelemek, bir insanın kasıtsız olarak damak sesleriyle başlayan kelimeleri ve heceleri tekrarlamasına, uzatmasına veya kesmesine verilem tanımlamadır. Bu konuşma kısıtlamasına sahip kişilere kekeme denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/kekemelik.html"&gt;&lt;b&gt;Kekemelik&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;, çocuklarda yetişkinlere kıyasla daha çok rastlanan bir olaydır. Okul öncesi cağındaki &lt;a href="http://www.hastaliklar.gen.tr/kategori/cocuk_hastaliklari.html"&gt;&lt;b&gt;çocuk&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;ların %5'i kekemedir.2 Yetişkinlerde bu oran yaklaşık %0,73 kadardır.3 Aynı oran cinslere göre ayrılırsa, erkeklerde %80, &lt;a href="http://www.kadinsaglik.net/"&gt;&lt;b&gt;kadın&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;larda %20'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nedenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kekelemeye henüz kesin bir neden verilememiştir. Bazı araştırmalar genlerin veya stresin kekelemeye yol açtığını göstermektedir. Ayrı bir araştırma ise kekeleme ve Tourrette sendromu arasında ilişki olduğunu savunmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-3350332159733055620?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/3350332159733055620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=3350332159733055620' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3350332159733055620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3350332159733055620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2008/01/kekemelik.html' title='kekemelik'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7420796552896087738</id><published>2007-09-29T17:26:00.000-07:00</published><updated>2007-10-21T10:14:13.355-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bulaşıcı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='borderlein'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tüberküloit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lepra'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lepramatöz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='indetermine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hansen basili'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cüzzam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cuzzam'/><title type='text'>Cüzzam</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Cüzzam&lt;/strong&gt; veya &lt;strong&gt;lepra&lt;/strong&gt;, Hansen basili (Mycobacterium leprae) adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık eski dönemlerde miskin hastalığı olarak da adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;Çağlar boyu çok korkulan bir hastalık olan cüzzam, birçok yazıya ve sinema yapıtına da konu olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Tarihçe&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cüzzam hastalığının ilk kez ne zaman ortaya çıktığını kesin olarak belirlemek halen mümkün olmasa da hastalığı tanısı ile ilgili ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 600'lü yıllara aittir. Hint, Mısır ve Çin uygarlıklarının bu tarihten daha önceleri M.Ö. 16-13. yüzyıllarda hastalığı tanıdıkları var sayılmaktadır. Bu zaman dilimine tarihlenen Mısır'da bulunan bazı kalıntılar varsayımı desteklemektedir. Eski Yunanlılar ve Araplar'ın da hastalığı tanıdıkları düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kaynaklar cüzzam'ın Avrupa'ya Hindistan'dan Büyük İskender'in ordusunun askerleri ile, bazıları da Roma askerleri tarafından taşındığını öne sürerler.&lt;br /&gt;Cüzzam Haçlı seferleri sırasında oldukça yaygın bir hal almıştır. Hastalık yaygınlaşmaya başladıkça cüzzamlılar adeta lanetlenmiş kimseler olarak kabul edilip, toplumdan dışlanmışlardır. Tedavisinin bilinmediği dönemlerde cüzzamlılar yerleşim birimlerinden uzak yerlere hatta özel adalara sürülerek, buralarda kendi hallerine bırakılmaktaydılar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Tanı&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hastalık nedeni olan basil 1873 yılında Gerhard Armauer Hansen tarafından tanımlanmıştır. Hansen basili bazı özellikleri bakımından verem hastalığının nedeni olan Koch basiline benzemektedir. Doğada sadece insan vücudunda bulunabilen Hansen basilinin yapay ortamlarda kültürlenebilmesi mümkün olamamıştır. Basil, insan dışında yalnızca Güney Amerika'da yaşayan Armadillo ve bazı fare türlerinde hastalığa yol açabilmektedir. Hastalık etkeni bakteri vücuda girdikten sonra belirtilerin ortaya çıkması, bağışıklık sisteminin direncine göre 2 ile 20 yıl arası zaman alabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cüzzamın bulaşma kaynağı sadece insandır. Basil hasta vücudundan dışarıya çeşitli yara salgıları ve özellikle burun salgısı ile çıkar ve etrafa yayılır. İnsanlar arasındaki bulaşmanın nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber bunun daha çok sıkı temasla olduğu ve bu temasın uzun süre devamının gerekli bulunduğu düşünülmektedir. Çocuklara anne sütü ile geçebilmektedir. Hastalığa duyarlılık 3-5 yaşlarında daha fazladır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tanısı yalnızca mikroskobik incelemelere dayanır. Çünkü kültür besiyerlerinde üreyememektedir. Mikroskobik inceleme için burun mukozası kazınarak alınan madde Ehrlich Ziehl Neelsen yöntemi ile boyanarak incelenir. Küme ve demet halinde toplu kısmen serbest ya da hücre içinde olan basiller görülür. Ayrıca deri lezyonlarından biyopsi ile parça alınarak boyanarak incelenebilir. Alınan bu örneklerin bir kısmının üzerine; bir damla DOPA = (3-4 dihydroxphenylalanine) karıştırılır ve bakteriler Mycobacterium leprae ise siyahlaşma olur. Tanı için diğer bir işlem Histamin testidir. Sağlam ve hasta deriye iğne ile çizgi çizilerek histamin eriği damlatıldığı zaman sağlam deri reaksiyon verirken cüzzamlı deri tepki veremez.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Cüzzam Türleri&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cüzzam hastalığı, vücudun direncine bağlı olarak birbirinden ayrılan iki ana tip ve iki ara tip olarak sınıflandırılır. Ana tipler Lepramatöz ve Tüberküloit tip, ara tipler ise Borderlein ve İndetermine tip cüzzamlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lepramatöz Tip Cüzzam&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Cüzzamın en kötü tipidir. Vücut direnci tamamen kırıktır. Hastalık etkeni basiller çok sayıda ve etkindirler. Küçük, çok sayıda ve gövdede simetrik olarak yayılmış, sınırları keskin olmayan, parlak bakır kırmızısı renginde lekeler sözkonusudur. Bu lekelerin olduğu deri bölgeleri zamanla duyu kayıplarına uğrarlar. Yüz, ense, memebaşı ve üreme organlarında yerleşen, leprom adı verilen sert açık kahverengi lekeler belirir. Yüzde, yerleştiklerinde arslan yüzü denilen yüz görünümünü ortaya çıkarırlar. Lepromlar ayrıca semer burun denilen burun çöküntüsüne, damak delinmesine, göz kapaklarının düşmesine, ses kısıklığına, parmakların kendiliğinden kopmasına da yol açarlar. Lepromlar iyileşecek olurlarsa mutlaka yerlerinde iz bırakırlar.&lt;br /&gt;Bu tip cüzzamda sinirler görece daha az etkilenirler. Fakat iç organlardaki rahatsızlıklar daha sık görülür. Karaciğer tahrip olabilir, erbezleri etkilenerek kısırlık ortaya çıkabilir, kemikler etkilenerek derin kemik tahribatları gelişebilir, göz etkilenerek körlük ortaya çıkabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tüberküloit Tip Cüzzam&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu tür cüzzam çoğunlukla çevresel sinir sistemini etkiler. Yüz felci meydana gelebilir. El kaslarına gelen bazı sinirlerin felci sonucu pençe el görünümü ortaya çıkar. Duyu sinirlerinin felci sonucu ısı temas ve ağrı hislerinin ortadan kalkması sözkonusudur. Terbezleri de çalışamadığından deride kuruluk giderek artar ve deri dökülmeye başlar. Bu sinirlerle ilgili belirtilerden başka deride dağınık olarak birkaç tane küçük leke bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Borderlein Tipi Cüzzam&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Lepramatöz ve Tüberküloit tipler arasında bir tiptir. Gelişim olarak iki tipten birisine daha yakın olur. Hangi tipe doğru gidiyorsa o tipin özellikleri daha belirgin olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;İndetermine Tip Cüzzam&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Genellikle bir tek leke şeklinde kendisini gösterir. His bozukluğu da gösteren bu leke etrafa doğru yayılabilir veya ortası iyileşebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Korunma ve Tedavi&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Günümüzde cüzzam korkulacak bir hastalık olmaktan çıkmıştır . Tanı koyulduğunda tedavisi kesin olarak yapılabilmektedir. Bir çok hastalıkta olduğu gibi erken tanı önemlidir. Erken tanı yapıldığı durumlarda hiçbir kalıcı sakatlık oluşmadan tedavi mümkündür.&lt;br /&gt;Tedavi bakterinin duyarlı olduğu antibiyotikler ile yapılır. Dapsone (diaminodipheynlsulfone, DSS), sulfonlar, rifampisin ve ethionamid gibi ilaçlar kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalık yetişkinlere bulaşmaz. Ancak hastalara yakın çevredeki çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. Bunun için BCG aşılamaları ve 2 yaşından küçüklere haftada 5 mg ve 2 yaştan büyüklere de haftada 10 mg Dapsone adlı ilaç verilebilir. Çocukların hastalık olan çevreden uzaklaştırılmaları en uygun tedbirdir.&lt;br /&gt;Cüzzam, ihbarı zorunlu bir hastalık olup , tedavi devlet eliyle ve ücret alınmadan yapılmaktadır. Cüzzamın tıbbi tedavisi kadar cerrahi tedavisi, fizik ve psikiyatrik tedavisi de çok önemlidir.&lt;br /&gt;Türkiye’de 2002 yılı rakamlarına göre 2500 lepralı hasta bulunmaktadır. Hastalığa Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da daha sık rastlanmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7420796552896087738?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7420796552896087738/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7420796552896087738' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7420796552896087738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7420796552896087738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/cuzzam.html' title='Cüzzam'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-8451136752185807925</id><published>2007-09-29T17:22:00.000-07:00</published><updated>2010-10-15T12:43:37.231-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kaşıntı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şişme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='egzama'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='merhem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paget'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kızarıklık'/><title type='text'>Egzama</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Egzama&lt;/strong&gt;, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan ve deride kızarıklık, şişme, veziküller, kaşıntı gibi belirtilerle görülen daha çok psikosomatik nedenli deri hastalığı. Başlıca özelliği, kızarık deri üzerinde beliren kabarcıklardır. Akut, kronik, yaş ve kuru egzama gibi türleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Egzama çeşitleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kenarlı hebra egzaması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Apış arasında ve uylukta görülen mantar hastalığı. Bir dermatofitondan (Epidermophyton floccosum, Tricadan rubrum, T. interdigatele) ileri gelen kenarlı egzamalar erkeklerde daha sık görülür. Kaba etin iç yüzeyinde, kenarları grintili çıkıntılı, ortası daha soluk, kırmızı lekeler ortaya çıkar. Lekeler bir yan da ya da iki yanda olur, kaşıntılıdır ve kenarları kabarcıklarla sınırlıdır. Mantar ilaçlarıyla tedavi edilir.&lt;br /&gt;Egzama en sık görülen deri hastalığıdır. Şekiller ne olursa olsun, üstderide dokusal bir birime her zaman rastlanır: egzoseroz ve sponijoz (süngerleşme). Maphigi mukoza cisimcikleri oluşan sıvıyı emer, hücreleri birbirinden ayırır, sonra desmoslarda hücreleri birleştiren bağları koparır ve üsderinin içinde kabarcık oluşmasına yol açar. Böylece egzama birçok evreden geçer, kızarıklık, kabarcıklanma, akıntı ve (kabarcıklar kuruduktan sonra) parlaklık ve pullanma.&lt;br /&gt;Fakat bu evrelerin hepsi birden bulunmayabilir, çoğu zaman bunlardan biri üstün durumdadır. Egzama akut olabileceği gibi (genellikle akıntılı ve çok kaşıntılı) süreğen de (kronikleşme) olabilir. (o zaman daha çok kızarıklık ve pullu, zaman zaman kabarcıklı ve değişik şiddetle kaşıntılı).&lt;br /&gt;Yer yer madeni para biçiminde olabileceği gibi yaygın da olabilir. Bazı yerleşim bölgeleri karakteristiktir.&lt;br /&gt;Ellerde disidrozgörünümündedir. Memelerdeki egzama her zaman çift taraflıdır ve çoğu zaman bir uyuz belirtisidir. Memede, bir yanda egzamaya benzer bir deri hastalığı görüldüğünde &lt;b&gt;Paget&lt;/b&gt; deri hastalığı akla gelmelidir (kanser hastalığı).&lt;br /&gt;Genellikle iki tip egzama vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Edinsel egzama&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Edinsel egzama ya bir iç etmene karşı duyarlılıktan (nispeten ender rastlanır, çünkü iç etmenlerden doğan deri hastalığı çoğunlukla kurdeşen biçiminde ortaya çıkar) ya da bir dış etmene karşı duyarlılıktan gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Temas egzaması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında ayrım kesin değildir, çünkü temas egzamasının ortaya çıkması için genellikle önceden hazırlıklı bir bünye gerekir. Temas egzaması genellikle meme çocuklarında görülen egzama tipidir. 3 aylığa doğru ortaya çıkar ve ilk olarak yüzden başlar. Evrim belirsizdir. 2 ya da 7 yaşlarında kesin olarak iyileşebildiği gibi, büyük çocuklukta ve yetişkinde yavaş yavaş süreğen hale de gelebilir. Bazen astım gibi başka alrjik hastalıklar buna eşlik edebilir. Temas egzaması sayıca çok fazladır ve çoğunlukla mesleklere bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Egzamayı oluşturan etkenler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Egzama, zamansız uygulanan bir ilaç yüzünden de ortaya çıkabilir (kükürt, civa, antihistaminikler, sülfamitler, penisilin, v.b. ile yapılmış tozlar ya da merhemler).&lt;br /&gt;Ev kadınlarında görülen egzama (el egzaması) çamaşır suyundaki potasyum bikromata, çeşitli çamaşır sularına, hatta lastik eldivenlere bağlıdır.&lt;br /&gt;En sık görülen temas egzamalarından biri kozmetiklerden ve saç boyasından (para grubu) ileri gelir. Güzellik müstahzarları, özellikle kokulu oldukları zaman, sayısız yüz egzamalarına neden olabilirler. Tırnak cilasının özel bir yeri vardır, tırnaklarda egzama yapmaz, ama göz kapaklarında yapar.&lt;br /&gt;Giysilerin yaptığı egzamalar genellikle kauçuktan ve sentetik dokumalardan ileri gelir (oysa, aslı nedeni boyadır, özellikle siyah,mavi ve yeşil renkli boyalar, yoksa hep söylendiği gibi kumaş değil). Boyundaki egzama çoğunlukla yüksek yakalı hırka giyilmesinden ileri gelir. Ayak egzaması ayakkabıdan ileri gelebilir (deri boya, cila ya da yapıştırıcı). Madenler (özellikle nikel) bir temas egzamasına neden olabilir (saat bileziği, zincir vb.). Deri testleri bazen temas egzamasının nedenini ortaya çıkarabilir.&lt;br /&gt;Enfeksiyon egzamaları mikrop ya da mantar kökenlidir. Ama enfeksiyon mu egzamaya neden olmuştur, yoksa enfeksiyon mikrop kapan egzamanın mı sonucudur, kestirmek zordur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atopik Egzama&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Atopik ekzema, atopik dermatit döküntü ve kaşıntıya neden olan kronik ve alevlenmelerle seyreden bir deri hastalığıdir. Genellikle ailesinde astım, alerjik rinit gibi atopi (alerji) öyküsü bulunan kişilerde görülür.&lt;br /&gt;Atopik dermatit sıklığı giderek artmakta olan bir deri hastalığıdir. Günümüzde hemen hemen her 5 çocuktan birinde görüldügü belirtilmiştir. Hastalık genellikle yaşamın ilk yılında ortaya çıkar ve yeni tanı konan olguların %50’si 12 aylıktan küçük bebeklerdir. Atopik dermatit küçük çocuklarda daha sık görülen kronik bir hastalık olmasına karşın her yaştan hastayı etkileyebilir. Atopik dermatit bulaşıcı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tedavisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Akut evrede eski ilaçlar halen değerini yitirmemiştir; ihlamur ile ıslatmalar, suyla tutulmuş hamur ya da bezoini olmayan taze domuz yağıyla hazırlanmış hamur kompresleri, ellerde önemli bir akıntı varsa %2 gümüş nitrat eriyiği sürme. Pullanma evresinde indirgenler (ihtiyol, katran) kullanılır. Yerel kullanılan kortikoidler çok büyük yarar sağlar (kıllı bölge ya da kıvrımlarında losyonlar, ıslak bögelerde kremler, kuru bölgelerde merhemler), ama yüzde, flüorlu olmayanları yalnız kısa sürelerde ve çok büyük ihtiyatla kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel tadavi, özgü olsun olmasın duyarsızlaştırmayı öngörür. Antihistaminikler, özellikle kaşıntıya karşı çok yararlıdır. Genel kortizon tedavisinde ağır olgularda başvurulur, tedavi kesildikten sonra çoğunlukla hastalık yine tekrarlar. Bazı kaplıcalarda yapılan banyolar yararlı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntıdır: &lt;b&gt;hastalıklar&lt;/b&gt; sitesinden alınmıştır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-8451136752185807925?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/8451136752185807925/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=8451136752185807925' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8451136752185807925'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8451136752185807925'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/egzama.html' title='Egzama'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5006532482165968942</id><published>2007-09-29T16:54:00.000-07:00</published><updated>2007-09-29T17:19:08.928-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nörolojik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='beyin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='damar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinir sistemi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='inme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iskemik'/><title type='text'>İnme</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İskemik Beyin-Damar Hastalığı, merkezi sinir sistemine giden damarların hastalıkları sonucu gelişen tıkanıklıklar ya da damar dışına kanamaların yol açtığı ani ya da iktal, fokal veya global nörolojik belirti gelişimi olarak tanımlanabilir. Belirtiler 24 saati geçmeden tamamen düzelirse geçici iskemik atak, 24 saati geçip 3 hafta içinde düzelme gösterirse geri dönücü iskemik nörolojik defisit şeklinde adlandırılır. Hafif belirtilerin gözden kaçabildiği ya da beynin nispeten sessiz kalan bir bölgesinin tutulduğu durumlarda tesadüfen görüntülemelerde tespit edilen inmelere sessiz enfarkt ya da sessiz inme denmektedir. İnmenin bu çeşidinde, bir çok küçük lezyonun zamanla birikimiyle çeşitli sendrom ve spesifik klinik tablolar da gelişebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Patofizyoloji&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ortalama bir yetişkin beynine kan akımı olağan koşullarda dinlenme halinde dakikada 100 gram beyin dokusu başına 50-55 ml, aynı koşullarda oksijen tüketim miktarı da dakikada 100 gram beyin dokusu başına 165 mmol ölçülmüştür. Kan akımı dakikada 100 gram beyin dokusu başına 18 ml’nin altına düşerse beynin elektriksel etkinliği kaybolur. Kan akımı 100 gram beyin dokusu başına dakikada 8 ml’ye düşerse hücre zarı yetmezliği eşiği geçilmiş olur, geri dönüşümsüz hücre hasarı gelişmeye başlar. Beyin kan akımının bu derece bozulması, ilk 12-15 saniye içinde elektriksel aktivitenin baskılanmasına, 2-4 dakika içinde kortikal hücrelerin sinaptik uyarılabilirliklerinin engellenmesine, 4-6 dakika içinde de elektriksel uyarılabilirliğin bütünüyle yitmesine yol açmaktadır. Aerobik glikoliz yapılamayınca hücre içinde sodyum ve kalsiyum iyonları birikir, doku içine eksitotoksik nörotransmiterler salınır, laktat düzeylerinde artmayla giden lokal asidoz, serbest radikal üretimi, hücre şişmesi, lipazların ve proteazların aşırı aktivasyonu ve sonuçta hücre ölümü gerçekleşir. Kan akımı yeniden sağlanır ve sinir hücrelerinin oksijen gereksinimi karşılanırsa, zarar geri çevrilebilir. Enfarkt gelişimi sırasında lokal vazodilasyon, kan sütununun stazıyla beraber eritrositlerin segmentasyonu, ödem ve son olarak da beyin dokusunun nekrozu gözlenir. Enfarkt bir kez gelişince beyin dokusu önce yumuşar, ardından sıvılaşır ve ardından mikroglia hücreleri tarafından artıkların temizlenmesi sonucunda bir boşluk oluşur. Oluşan boşluğu doldurma amaçlı, çevreleyen beyin dokusundaki astrogliya hücreleri çoğalırlar, boşalan alanı doldururlar ve yeni kılcal damar ağı oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Etiyoloji&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Enfarkt gelişiminde birçok etmen rol oynar. Olağan perfüzyonun şiddetli arteriyel stenoz, ateroskleroz, bunlarla birlikte tromboz gelişimi gibi nedenlerle oluşan tıkanmalar sonucunda azalmasıyla hemodinamik enfarktlar gelişir. Kalp, alt ekstremite venleri gibi kaynaklardan gelen bir trombüs parçasının ilerde bir kafaiçi dalı tıkadığı duruma embolizm adı verilir. Lokal ateroskleroz ya da lipohiyalinoz sonucunda tıkanma oluyorsa küçük damar hastalığı denebilir. Arter diseksiyonu, birincil ya da ikincil vaskülitler, hiperkoagülabilite durumları, vazospazm, sistemik hipotansiyon, hiperviskozite, moyamoya hastalığı, fibromusküler displazi, venöz sinüs tıkanıklığı ya da bir kitlenin damara basısı gibi durumlar ise iskemik inmenin daha nadir görünen nedenleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Epidemiyoloji&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yalnız Amerika Birleşik Devletleri’nde yıllık 500.000 kişinin yeni ya da tekrarlayıcı inme nedeniyle hastaneye başvuruda bulunduğu bilinmektedir. Her ne kadar bilhassa gelişmiş ülkelerde yıllar içinde yeni tedavi edici ve önleyici yaklaşımlar geliştirilmesiyle inmeye bağlı ölüm oranlarında düşme izlenmişse de toplumların yaş ortalamalarının artmasından dolayı halen ölüm sebepleri arasında ikinci sırada yer almaktadır. İnme geliştikten sonraki 5 yıl içinde %45-61 oranında ölüm, %25-37 oranında yeni bir inme gelişmektedir. Mortalite ile sonuçlanmayan vakalarda da inme yüksek bir morbiditeye neden olmaktadır; hastaların yaklaşık %31’i günlük hayatını sürdürmekte yardıma muhtaçken, %20’si yardımsız yürüyememekte, %16’sı bir hastane ya da bakımevine yatırılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Risk faktörleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yapılan çalışmalarda bilhassa ileri yaşın, erkek olmanın, Afrika kökenli olmanın, sosyoekonomik seviyenin düşük olmasının, ailede inme öyküsü olmasının, yüksek seyreden kan basıncının, diyabetin, dislipidemilerin ve kalp hastalıklarının, sigara ve yüksek miktarda alkol kullanımının, şişmanlığın inme için önde gelen risk faktörleri olduğunu göstermiştir. Bu risk faktörlerinin sadece aterosklerozu hızlandırarak değil, aynı zamanda hemostatik ve mikrodolaşım bozuklukları, uyku uyanıklık düzenindeki bozulmalar ve çevresel bazı etmenlerin de araya girmesine bağlı değişikliklerle de inme görülme sıklığını arttırdıkları gözlenmiştir. Bu risk faktörlerinin bir kısmı sabittir, yani tedavisi mümkün değildir, kalan kısmı ise değişkendir, yani tedavi edilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5006532482165968942?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5006532482165968942/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5006532482165968942' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5006532482165968942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5006532482165968942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/inme-hastaligi.html' title='İnme'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5652016339522874854</id><published>2007-09-27T07:30:00.001-07:00</published><updated>2007-09-27T07:36:19.922-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='fıtık hastalığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bel fıtığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='belfıtığı'/><title type='text'>Bel Fıtığı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bel bölgesi omurları arasında yer alan disk adlı yapının yer değiştirmesi sonucu çıkan ağrılı durumların tümüne verilen tanımlamadır. Lomber disk hastalığı Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Nöroşirurji ve Algoloji bölümlerinin çalışma sahası içinde yer almaktadır. Belde yer alan vücudun temel iskelet yapısını oluşturan omur denen kemik yapıların(vertebra) arasında destek görevi yapan, hareketlerde sürtünmeyi en aza indiren diskal yapı zamanla dejenere olabileceği gibi, ters hareket, ağır kaldırma ve benzeri nedenlerle yerinden oynayabilir. Her iki omur arasından çıkarak özellikle bacaklara doğru ilerleyen sinirler bu diskal yapının yer değiştirmesi nedeni ile baskı altında kalabilirler. Sonuç olarak bacaklarda ağrı, uyuşma, kuvvetsizlik gibi problemler oluşabilir. İleri evre hastalıkta ani idrar kaçırma problemleri dahi oluşabilir. Günümüzde asıl tanı yönteminin klinik muayene dışında lomber MRG tetkiki sağlamaktadır. Şüpheli vakalarda EMG denen sinir ölçümü ile tanıya yardım aranabilir. Eğer bacakta ve ayakta kuvvet ve his kaybı gibi durumlar çıkarsa diskal yapının cerrahi olarak boşaltılması ile sinir rahatlatılma yoluna gidilir. Fizik Tedavi uygulamaları ile çevre yapılar güçlendirilerek vücut kütlesinin daha dengeli dağılımı sağlanır ve diske binen yük belli ölçüde azaltılarak şikayetin hafiflemesi sağlanabilir. Lomber disk cerrahisinde açık cerrahinin yanında kliniğe ve radyolojik bulgulara göre nükleoplasti, mikroskobik ya da endoskopik cerrahi uygulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5652016339522874854?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5652016339522874854/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5652016339522874854' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5652016339522874854'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5652016339522874854'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/bel-fitigi.html' title='Bel Fıtığı'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6037174843617090252</id><published>2007-09-27T07:28:00.000-07:00</published><updated>2007-09-27T07:41:16.168-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tedavi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='behçet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='behcet'/><title type='text'>Behçet hastalığı</title><content type='html'>Bir Türk doktoru olan Hulusi Behçet tarafından 1937 yılında teşhis edilen ve bu nedenle uluslararası literatürde Behçet Hastalığı ya da Behçet Sendromu olarak adlandırılan hastalıktır. Genelde deri altı, göz, beyindeki kan damarlarının iltihaplanmasına yol açan, sebebi bilinmeyen, nadir görülen, bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok 30-40 yaşlarındaki erkeklerde görülür. Başta Türkiye olmak üzere Çin’e kadar uzanan ülke insanlarında diğer ülkelere nazaran daha sıkça rastlanmakla birlikte dünyanın her yerinde Behçet Hastalığı görülmektedir. Dünya'da en çok Japonya, Türkiye ve İsrail'de görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığı bulaşıcı değildir. Her ne kadar hastalığın kalıtımsal olduğuna dair şüpheler olda da bu iddia ispatlanmış değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirti ve bulguları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığı kendine özgü belli bulguların varlığı ile teşhis edilir. Ana kriterler denen ve bu hastalıkta görülen belirti ve bulgular şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * Ağızdaki tekrarlayan aftlar&lt;br /&gt; * Göz belirtileri olan İritis, iridosiklitis, hipopiyon&lt;br /&gt; * Genital bölgedeki yaralar ve nongonakoksik üretrit&lt;br /&gt; * Deri lezyonları olan Eritema nodosum, yüzeyel tromboflebit,deride püstüller, deride paterjik reaksiyon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet Hastalığı esas olarak bir damar iltihabıdır ve bu sebeple bulgular, damar iltihabının olduğu yere göre ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulguların tümünün aynı anda ortaya çıkması şart değildir. Bazı bulgular hastalığın ilk yıllarında yok iken birkaç sene sonra ortaya çıkabilir. Behçet Hastalığında görülen bazı bulgu ve belirtiler aynı zamanda Lupus, Lyme ve Crohn gibi hastalıklarda da görülebilmektedir. Behçet Hastalığı teşhisi konmadan önce diğer hastalık olasılıklarını dikkate almak gerekir. Teşhiste yararlı olan fakat Behçet Hastalığının kriteri olarak kabul edilmeyen diğer belirti ve bulgular ise şunlar olabilir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * Subkutanöz tromboflebit&lt;br /&gt; * Arteriel tromboz&lt;br /&gt; * Epididimit&lt;br /&gt; * Arterial oklüzyon&lt;br /&gt; * Merkezi sinir sisteminin tutulumu&lt;br /&gt; * Şiddetli baş ve boyun ağrısı&lt;br /&gt; * Eklem ağrıları veya artrit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanısıra aynı zamanda aşırı yorgunluk hissedilebilir; yorgunluk bir çok bağışıklık sistemi hastalığında olduğu gibi hastalığın bulgularını ağırlaştırabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşhisde kullanılan testler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığı için kabul görmüş tek test paterji testidir. Steril saline çözültesinin deri altına enjekte edilmesinden 24-48 saat sonra bir papül yada püstül oluşması testin pozitif olduğunu gösterir. Testin sağlıklı olması için paterji testinin aktif Behçet semptomları görüldüğü zaman yapılması gerekir. Yine de aktif semptomlar görülmesine rağmen paterji testinin sonucu pozitif olmayabilir. Paterji testinin pozitif çıkması tek başına Behçet teşhisi konması için yeterli değildir ve mutlaka diğer belirtilerle birlikte değerlendirilmelidir. Test negatif çıksa bile, bir çok Behçet hastasında enfeksiyon sahasında enflamasyon reaksiyonu görülebilir. Teşhis için kullanılan bir başka araç ise kan alınarak bakılan hastanın HLA doku tipinin araştırılmasıdır. Bazı HLA doku tipleri Behçet hastalarında daha sık görülmektedir. Bu tipler HLA-B5 ve HLA-51 dir (ve diğer çok görülen alt gruplar); fakat Behçet teşhisi konması için bu HLA tiplerinin olması şart değildir. Yeni yapılan çalışmalar MICA geninin (A6 allele) teşhis için HLA doku tiplerin daha da yararlı olduğunu ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an için Behçet teşhisi için özgül olarak kullanılan bir laboratuvar testi yoktur. Rutin (her hastaya yapılan) tahlillerden Sedimantasyon (kanın çökme hızı) bazı hastalarda hastalığın alevlendiği dönemlerde artmaktadır fakat bu durum tüm hastalar için genellenemez. Bazı enzim düzeyleri de değişikliğe uğramaktadır. Bir çok hastanın test sonuçları gayet normal çıksa da hastada ağır semptomlar görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedenleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Behçet hastalığının kesin ve belirlenmiş bir nedeni henüz bulunamamıştır. Ancak bir çok uzman hastalığa yatkın insanlarda hastalığı başlatan (daha doğrusu tetikleyen) bir dış etki ya da virüslerden şüphelenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda kesin bir tedavisi yoktur fakat çeşitli semptomları iyileştirmek için tedaviler bulunmaktadır. Örneğin ağızda çıkan yaraları iyileştirmek için kullanılan merhemler gibi. Siklofosfamid, Klorambusil, Azotiopirin gibi bazı immunosupressif (bağışıklığı baskılayıcı) ilaçlar tedavide denense de toksik etkileri nedeniyle devamlı kullanılamazlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6037174843617090252?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6037174843617090252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6037174843617090252' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6037174843617090252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6037174843617090252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/behcet-hastaligi.html' title='Behçet hastalığı'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5173805694533892682</id><published>2007-09-27T07:21:00.000-07:00</published><updated>2007-09-27T07:42:03.990-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sedef'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='stress'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinir sistemi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='doku'/><title type='text'>Sedef hastalığı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sedef hastalığı&lt;/span&gt; (psöriazis), bir tür multifaktöryel etiyolojili deri hastalığı. HLA-Cw6 doku uygunluk antijeni birçok türünde genetik yönü oluşturur. Bazı ilaçlar ve Emosyonel dalgalanmalar hastalığı ortaya çıkarabilir veya aktifleştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deride, özellikle saçlı deri, diz, dirsek ve sakrum denen kuyruk sokumunda kızarıklık ve deride dökülme ile karakterizedir. Fakat başka birçok farklı formda olabilir. Savunma sistemini baskılayıcı ilaçlarla tedavi edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedef hastalığı aslinda bir deri hastalığı olmayıp aşırı stres, sıkıntı sevinç heyecan v.b olağanüstü durumlarının yol açığı bir sinir sistemi hastalığıdır. Metabolizmanın düzensizliği sonucunda tam sindirim olmadığı için vücuttaki kirli maddelerin boşaltım yollarından değilde ter ile birlikte dışa atılmasıyla oluşur. Aşırı stres, sıkıntı, sevinç, heyecan, yoğun ilaç kullanımı gibi nedenler hastalığı tetikler. Sedef sindirim ve metabolizma bozukluluğu olup toksiklerin dışa vurduğu hatalıklarının en önemlilerindendir. Kronik, tekrarlayıcı ve sık rastlanılan bir rahatsızlıktır. Deri örtüsünün olduğu tüm bölgeleri tutabilir. Saçlı deride, tırnakta, elde, ayakta, gövdede, dizde, dirsekte kısaca tepeden tırnağa bütün vücudu sarabilir. Kesin tedavisi bilinmemekle birlikte bazı kremler ve bitkisel karışımlar hastalığı yavaşlatmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5173805694533892682?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5173805694533892682/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5173805694533892682' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5173805694533892682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5173805694533892682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/sedef-hastal.html' title='Sedef hastalığı'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7325505718188807797</id><published>2007-09-25T17:11:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T17:12:44.663-07:00</updated><title type='text'>Erken boşalma</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Boşalmanın (Ejakulasyon) penis vajinaya girdikten sonra cinsel tepkileri normal olan bir eşi tatmin edemeden olması veya kişinin isteğinden önce olmasına &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Erken Boşalma&lt;/span&gt; ( Premature Ejaculation) denir.&lt;br /&gt;Genellikle dile getirilmesi güç olduğundan ve göreceli bir kavram olduğundan rastlanma sıklığı konusunda yeterli bilgi yoktur. Ancak 25 yaşın altındaki genç erkeklerin üçte birinde ve 40 yaşın üzerindekilerin % 10 unda görüldüğü sanılmaktadır. Aslında hemen her erkek hayatının bir bölümünde bu sorunla karşılaşabilir. En azından ilk cinsel deneyimleri esnasında oluşan gerginlik sebebiyle erken boşalma görülebilir ve zamanla ejakulasyonu kontrol etmeyi öğrenirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sebepler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Erken Boşalmanın birinci sebebi biyolojiktir. Erkekte normal fizyolojik boşalma ve orgazm penis vajene girdikten 2-3 dakika sonra olmaktadır. Oysa kadınlarda normal fizyolojik orgazm ve doruğa ulaşma penis vajene girdikten yaklaşık 12-14 dakika sonra olmaktadır. Ancak çoğu kadın sadece penisin vajene girmesi ile orgazma ulaşamaz diğer cinsel uyarılara da gereksinim duyarlar. Kadınların yaklaşık % 10 u ise cinsel uyarılara rağmen hiçbir şekilde orgazm olamamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer sebepler arasında ise günah işleme veya suçluluk duygusu, hastalık kapma, gebe bırakma, başkası tarafından mahrem yerlerinin keşfedilme korkusu ; aşırı isteğin verdiği gerginlik gibi psikolojik faktörler önemli rol oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen prostat iltihapları veya sinirsel yolları etkileyen hastalıklarda rol oynamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sebebin açığa çıkarılması, endişelerin giderilmesi , sık cinsel ilişkide bulunarak cinsel gerilimin azaltılması bazen işe yarayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken boşalma eşlerin biri veya her ikisi içinde cinsel sorun halini alırsa tedavisi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sıkıştırma Tekniği&lt;/span&gt;: Masters ve Johnson tarafından geliştirilen bu metodda kadın erkeğin penisini boşalma yaklaşana kadar uyarır. Boşalma oluşacağı anda kadın erkeğin penisini erksiyonun bir kısmı kayboluncaya dek sıkar. Bu teknikde amaçlanan orgazm öncesi hissedilenleri ve geciktirmeyi erkeğe öğretmektir. Elle uyararak hareketsiz bir ilişki ile başlayan bu teknik daha sonra kaydırıcı bir krem kullanarak,kadının üstte olduğu pozisyonda hareketsiz olarak , kadının üstte olduğu pozisyonda hareketli olarak  sürdürülür. Master ve Jhonsons bu tekniği öğrenerek uygulayanların %98 inde erken boşalma sorununun ortadan kalktığını bildirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dur-Başla Tekniği&lt;/span&gt;: Bu teknikte kadın erkeğin penisini 3 kez ardı ardına boşalma olasıya kadar uyarır, ancak boşalma olmadan önce uyarıyı keser. Dördüncü denemede ise boşalmaya izin verilir. Haftada 3 kez erkek boşalmasını kontrol edesiye değin tekrar edilir. Boşalmanın kontrol edildiğinden emin olunduğunda bu işlem kayganlaştırıcı bir kremle denenir. Daha sonraki aşamalarda kadının üstte olduğu pozisyonda hareketsiz olarak , kadının üstte olduğu pozisyonda hareketli olarak ve son olarak yanyana pozisyonda dur-başla tekniği uygulanır. Bu teknikle erkek uyarılma sona erdirilmediği takdirde boşalacağı zamanı öğrenir. Bu tekniği uygulayanların % 90-95 inde boşalmanın 10-15 dakikalara uzayabildiği bildirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikoterapi ve depresyon tedavisi: Bazı vakalarda erken boşalma derinlerdeki bir ruhsal çatışmadan veya depresyondan kaynaklanıyor olabilir. Bunların açığa çıkarılması, psikoterapi uygulanması veya depresyonun tedavisi erken boşalmayı da engelleyebilmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7325505718188807797?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7325505718188807797/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7325505718188807797' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7325505718188807797'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7325505718188807797'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/erken-boalma.html' title='Erken boşalma'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7607240442542026982</id><published>2007-09-25T17:08:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T17:09:00.712-07:00</updated><title type='text'>Siroz</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siroz; karaciğer fonksiyonlarının kaybıyla sonuçlanan, normalde karaciğerde bulunan lobül işlevsel birimlerinin sertleşme ve nebdeleşme ile yerini geridönüşümsüz fibrozis dokusunun aldığı patolojik duruma verilen addır. Ancak bu terim hemen her zaman kronik karaciğer iltihabı için kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Siroz&lt;/span&gt; sözcüğü Antik Yunanca'da portakal sarısı ya da koyu sarı renk anlamına gelen "scirrhus" sözcüğünden kaynaklanmakla birlikte ilk defa 1826 yılında Laennec tarafından kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de sirozun en sık nedenlerinden ikisi viral hepatit enfeksiyonları ve alkol kullanımıdır. Atatürk'ün ölüm nedeni de bu hastalık olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    * Karaciğer çevresinde kaşıntı&lt;br /&gt;    * Kaşıntıyla beliren 30 dakikayı aşkın normal dışı ağrılar&lt;br /&gt;    * Devamlı veya 5 dakika aralıklarla gelen mide bulantıları&lt;br /&gt;    * Nefes darlığı aşrı şişkinlik hissi&lt;br /&gt;    * Karaciğer içinde batma hissi&lt;br /&gt;    * Çok aşırı terleme ve bayılma krizleri&lt;br /&gt;    * Sürekli uyuma isteği&lt;br /&gt;    * Karaciğerin yavaş veya normal dışı çalışması&lt;br /&gt;    * Tuvalette çıkan kanlı dışkı ile birlikte gelen deri parçaları&lt;br /&gt;    * Karaciğerin eğrileşmesi ya da omurgaya batması.&lt;br /&gt;    * Omurilikteki kemiklerin çok aşırı büzüşmesi.&lt;br /&gt;    * Sindirim zorluğu veya karaciğerde iç tıkanıklığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7607240442542026982?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7607240442542026982/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7607240442542026982' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7607240442542026982'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7607240442542026982'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/siroz.html' title='Siroz'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-1719686954792063930</id><published>2007-09-25T17:06:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T17:07:07.008-07:00</updated><title type='text'>Sivilce</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akne&lt;/span&gt;, yüz, omuzlar, sırt ve göğüsteki yağ bezleriyle ilgili kronik bir deri hastalığı. En çok 14-20 yaşlar arasında görülür ve bu hastalığın tipik belirtileri olan siyah noktalar, sivilceler, gençlerin bu en hassas devirlerinde genellikle psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Yağ bezlerinin kanalında bir tıkaç oluşur ve bu tıkacın başı sertleşip siyahlaşır. Bazen, kanal tıkalı olduğu halde, bez yağ salgılamaya devam eder ve böylece içi yağ dolu bir kist oluşur. Siyah noktalara tıpta komedon adı verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komedon oluştuktan sonra, normalde de cildimizde bulunan propionibacterium acnes adlı bakteri buraya yerleşir ve akne oluşumuna katkıda bulunur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-1719686954792063930?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/1719686954792063930/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=1719686954792063930' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1719686954792063930'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1719686954792063930'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/sivilce.html' title='Sivilce'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6592807661140711260</id><published>2007-09-25T17:03:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T17:05:54.106-07:00</updated><title type='text'>ishal</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İshal&lt;/span&gt; veya &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;diyare&lt;/span&gt; (Greekce διαρροή = sızıntı, "akıp gitme") dışkının sık olarak sulu veya yumuşak çıkması durumudur. Dünyada ishal beş yaşından küçükler arasında ölümün ikinci büyük nedenidir (pnömoniden sonra), yılda 1,5 milyon bebek bu yolla ölür. Az gelişmiş ülkelerdeki bu ölümlerin en büyük nedeni yeterince temiz suyun yokluğu ve atık su arıtma kapasitesinin yetersizliğidir; içme suyuna kanalizasyon suyu karışması da önemli bir nedendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İshal bir belirti, hastalık, alerji, gıda entoleransı, gıdayla bulaşan bir hastalık olabilir. C vitamini veya magnezyumun aşırı miktarda alınmasından da kaynaklanabilir. İshalle beraber karın ağrısı, bulantı ve kusma da görülebilir. İshalin bazı özellikleri başka durumlarda da görülebildiği için ishalin tıbbî tanımı günde 200 gramdan fazla dışkı üretimini içerir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İshal, kalın bağırsağın yeterince sıvı emmemesinden meydana gelir. Normalde, hem sindirim sürecinin bir parçası olarak, hem de sıvı içmekten dolayı, yemek bol miktarda suyla karışıktır. Dolasıyla kalın bağırsağa varmadan önce sindirilmiş yemek esas olarak sıvı durumdadır. Kalın bağırsak suyu emerek kalan malzemeyi yarı katı bir hale getirir. Kalın bağırsak zarar görmüş veya yangılıysa su emilmesi engellenir ve sulu dışkı meydana gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İshalin en sıkça görülen nedeni viral enfeksiyon veya bakteriyel toksinlerdir. Sağlıklı yaşam şartlarında ve bol gıda ve su olduğunda ishallı olmak dışında sağlıklı olan bir kişi viral bir enfeksiyondan birkaç günde, en fazla bir haftada iyileşir. Buna karşın hastalıklı veya kötü beslenen kişilerde ishal ciddi su kaybına yol açabilir ve tedavi olmadığı takdirde hayati tehlike oluşturabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İshal ayrıca daha ciddi hastalıkların bir belirtisi olabilir, örneğin dizanteri, kolera, botulizm veya Crohn hastalığı gibi kronik bir duruma işaret edebilir. Apandisit hastalarında genelde ishal olmasa da apandis patlamasının sık görülen bir belirtisidir. Radyasyon hastalığının da bir sonucudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laktoz toleranssız olanlarda beslenme ishal nedeni olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İshalin tedavisi hastanın kaybetmiş olduğu suyun yerini alacak miktarda ona su almasıdır, tercihan suda gerekli tuz ve bazı besinleri de sağlamış olmak için suya elektrolitler bulunmalıdır. Çoğu kişi için bundan başka bir tedavi gerekli değildir. Ancak, aşağıdaki tip ishallerde genelde tibbi gözetim önerilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Bebeklerde ishal;&lt;br /&gt;    * Küçük çocuklarda orta derece veya şiddetli ishal;&lt;br /&gt;    * Kanla karışık ishal;&lt;br /&gt;    * İki haftadan uzun süreli ishal;&lt;br /&gt;    * Kramp yapmayan karın ağrısı, kilo kaybı gibi genel hastalıkla ilintili ishal;&lt;br /&gt;    * Az gelişmiş ülkelerde seyahat edenlerde ishal, çünkü parazit gibi alışık olmadıkları enfeksiyonları olma olasılıkları daha yüksektir;&lt;br /&gt;    * Yiyecek hazırlayanlar, çünkü başkalarına bulaştırma olasılığı daha yüksektir.&lt;br /&gt;    * Hastane, çocuk bakım, geriyatrik veya rehabilitasyon merkezlerinde ishal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mekanizması&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İshal dört farklı mekanizma sonucu meydana gelebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Osmotik ishal. Emilemiyen veya az emilen maddelerin varlığı dışkı ile bağırsak hücreleri arasında bir osmotik basınç oluşturur. Bu basınç farkı yüzünden hücrelerden su çıkar. Osmotik basınca neden olan durumlar emilim bozuklukları, bazı kabız ilaçları ve magnezyum içeren antasitlerdir.&lt;br /&gt;    * Salgısal ishal. Bu tür ishalde bağırsak epitel hücrelerinin iyon taşıma mekanzmalarında bir bozukluk vardır, bunun sonucu aşırı su salgılaması, yetersiz su emilimi veya ikisi birlikte olur. Kolera ve enterotoksijenik E. coli enfeksiyonları böyledir. Hipertiroidizm, çölyak hastalığı, kolajenli kolit gibi hastalıklarda da bu mekanizma hakimdir. Bazı kabız ilaçları da bu yolla etki eder.&lt;br /&gt;    * Hareketlilik değişmeleri. Bu iki farklı yoldan etki edebilir:&lt;br /&gt;          o Fazla hareketlilik: dışkı, hücrelerle yeterince uzun süre temas edemeden bağırsaktan geçtiği için taşıdığı su vücut tarafından emilemez. Bunun nedenleri arasında hipertiroidizm, spastik kolon sendromu, karsinoid sendrom, gastrektomi sonrası ve vagotomi sonrası sayılabilir.&lt;br /&gt;          o Az hareketlilik. Aşırı bakteri büyümesi olur, bu yüzden safra tuzları parçalanır bu da yağlı dışkı ve ishale yol açar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde hareket bozukluklarının tanısını koymak rolduğu için diğer mekanizmalar dışlandıktan sonra kalan tek seçenek olmasıyla varlığına hükmedilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Eksuda ishali. İnce veya kalın bağırsağa hasar görmesi sonucu, kanda bulunan su, çözünenler ve proteinler bağırsağa geçer. İnvazif bakteri enfeksiyonları (Shigella, Salmonella) ve enflamatuar bağırsak hastalıkları bunun nedenleri arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yukarda belirtilen mekanizmalar her zaman tek başlarına çalışmazlar. Örneğin enfeksiyonlu ve enflamatuar ishalde emilim bozuklukları hem osmotik ishale hem de aktif su salgılanmasına yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akut ishal&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu, dört haftadan kısa süren ishaller olarak tanımlanır ve enterit olarak da adlandırılır. Hemen her zaman enfeksiyondan kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akut ishalde hastaya güven vermek, yeterince sıvı almasını sağlamak ve beklemek yeterlidir. Ağır vakalarda, veya hastalığın nedeninin anlaşılmasının önemli olduğu durumlarda dışkı kültürleri alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sık görülen organizmalar Campylobacter (hayvan kaynaklıdır), Salmonella (O da hayvan kökenlidir), Cryptosporidium (hayvan kökenli), Giardia lamblia (içme suyunda yaşar). Daha ender olarak görülen Shigella (dizanteri) genelde insan kaynaklıdır. Kolera kalkınmış ülkelerde enderdir, genelde kanalizasyon suyunun kullanma suyuna karışmasıyla ilişkilidir. Escherichia coli da muhtemelen ishalin çok sık olarak nedenidir ama rutin teknolojiyle tanınması zordur. Bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye E. coli tipleri farklılık gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüsler, özellikle rotavirüs çocuklarda yaygındır. Norwalk virüsü enderdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toksinler ve gıda zehirlenmesi ishalin nedenleri arasındadır. Bunların arasında stafilokok (genelde süt ürünlerini hazırlayan birisinde enfekte olmuş bir yaradan dolayı) ve Bacillus cereus toksinleri sayılabilir. Genelde "gıda zehirlenmesi" aslında Salmonella enfeksiyonudur. İshalin bir diğer nedeni sindirilemeyen malzeme içeren yiyecek maddeleridir, örneğin olestra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parazit ve bağırsak kurtları da ishal yapabilirler ama bununla beraber olarak kilo kaybı, sinirlilik, kızarıklık ve anusta kaşınma da olur. En sık olarak kıl kurdu (ciddi bir tıbbi sorundan ziyade can sıkıcı bir durumdur). Diğer kurtlar, kancalı kurt, askaris ve tenya tıbbi olarak daha önemlidirler, kilo kaybı, kansızlık, halsizlik ve alerji sorunlarına neden olabilirler. Entamoeba histolytica'nın neden olduğu amip dizanterisi kanlı ishale neden olabilir. Uygun tıbbi bakım gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kronik ishal&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İshalin uzun sürmesi enderdir. Bazı organizmaların neden olduğu ishal yıllarca sürse de uzun vadeli bir hastalık yapmaz. Böyle durumlarda genelde hasta zamanla düzelir ama taşıyıcı olur, yani hasta olmadan enfeksiyonunu sürdürür. Özellikle yiyecek servisi yapanlar ve kurumsal işçiler için bu durum tedaviyi gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parazitler (amip ve kurtlar) mutlaka tedavi edilmelidir. Salmonella insanlarda görülen en sık inatçı bakteridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Emilim bozukluğu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bunlar genelde ciddi tibbi sorunlardır. Emilim bozukluğu (malabsorpsiyon) ince bağırsağın gıdayı ememe sorunudur, bazen sorun pankreastan da kaynaklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedenleri arasında şunlar sayılabilir: çölyak hastalığı (bir buğday ürünü olan glutene tahammülsüzlük), laktoz intoleransı, früktoz emilim bozukluğu, pernisyöz anemi (Vitamin B12 emilim bozukluğundan kaynaklanan bağırsak bozukluğu), pankreas salgı bozuklukları (kistik fibröz veya pankreatit sonucu olabilir), kısa bağırsak sendromu (ameliyatla bağırsağın alınmış olması), radyasyon fibrozu (genelde kanser tedavisinin ardından olur) ve bazı ilaçlar (kemoterapide kullanılanlar gibi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnflamatuar bağırsak hastalığı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İki tip vardır, benzer özellikleri vardır, nedenleri bilinmemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Ülseratif kolit, kronik kanlı ishal ve kalın bağırsağın rektuma yakın bölümünün enflamasyonudur.&lt;br /&gt;    * Crohn hastalığı, kalın bağırsağın belli kısımların ve çoğu zaman ince bağırsağın uç kısımlarını etkiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Spastik kolon sendromu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Spastik kolon sendromu (Huzusuz barsak sendromu). Tanımlayan belirtileri: son 3 ay boyunca haftada en az 3 gün süren, dışkılama ile giden karın rahatsızlığı veya ağrısı, anormal dışkı (ishal, kabız veya her ikisi) veya dışkılama sıklığı.[2] . Bu sendromun belirtileri gıda alerjisi, infektif ishal, çölyak ve enflamatuar bağırsak hastalığı gibi çeşitli durumlarda görülebilir. Belirtilere neden olan durumun tedavi edilmesi genelde ishal sorununu çözer.[3] . Spastik kolon sendromu aşırı bağırsak duyarlılığı (visseral hipersensitivite) yapabilir. Tanısı konmamış Spastik kolon sendromu'nin doğrudan bir tedavisi olmamasına karşın onun belirtileri, ishal dahil olmak üzere, beslenme değişiklikleri, çözünür lifler ve ilaç tedavisi ile kontrol altında tutulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diğer önemli nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    * İskemi kaynaklı bağırsak hastalığı. Genelde yaşlı insanlarda görülür ve tıkanmış arterlerden kaynaklanır.&lt;br /&gt;    * Kalın bağırsak kanseri. Bazı bağırsak kanserlerinde ishal görülebilir. Kalın bağırsak kanserinde sık görülür.&lt;br /&gt;    * Hormon salgılayan tümörler. Bazı hormonlar (örneğin serotonin) aşırı miktarda salgılanırlarsa (genelde bir tümör tarafından) ishale yol açabilirler.&lt;br /&gt;    * safra tuzlarının ince bağırsakta emilmek yerine kalın bağırsağa geçmeleri, ishale neden olabilir. Safra tuzu ishali safra kesesi ameliyatının bir olası yan etkisidir. Genelde bir safra tuzu ayırıcısı olan kolestiramin ile tedavi edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Alkol&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kronik ishal alkol tüketiminden de kaynaklanabilir[4]. Alkol tüketimi vücudun su emme yeteneğini azaltır. Çok alkol almanın ardından akşamdan kalma durumunun bir belirtisidir. Alkol bağırsak hücrelerinden emilince onların su emme yeteneğini kaybetmelerine ve aksine, su salmalarına neden olur. İshal, alkol detoksifiye edilip sindirim sisteminden atılana kadar, birkaç saat sürebilir. Bu tür ishalin şiddeti ve süresi alınan alkolun miktarı ve fizyoljik farklılıklara bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İshalin tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   1. Gerekli şekilde dengelenmiş elektrolitlerle vücudun su oranı korunmalıdır. İshalin her türü için, hatta dizanteri için dahi bu en uygun tedavidir. Elektrolitle dengelemeden bol miktarda su içmek elektrolit dengesizliğine yol açabilir ki, bu ender durumlarda ölümcüldür (su zehirlenmesi).&lt;br /&gt;   2. Düzenli olarak, sık ve küçük öğünler şeklinde yemek yenmeli. Çok hızlı yenmemeli ve içilmemeli.&lt;br /&gt;   3. Bazen, özellikle çocuklarda, su kaybı hayati tehlike yaratabilir ve damardan sıvı verilmesi gerekebilir.&lt;br /&gt;   4. Oral rehidrasyon terapisi. Ağızdan bir tuz veya şeker çözeltisi almak şeklinde olur.&lt;br /&gt;   5. Opioitler. Enfeksiyon kaynaklı ishal için opioit ve türevleri alınmamalıdır, çünkü hastalığın süresini artırırlar ve taşıyıcılığa dönüşme riskini artırırlar. Opioitler en etkili ishal ilaçlarıdır. Başlıca etki mekanizmaları peristalsisi engellemektir. Loperamide (Imodium olarak da bilinir) en sık alına ishal ilacıdır. Diğerleri (artan etki gücü sırasına göre) : Lomotil (diphenoxylate veatropin); Motofen (difenoxin ile atropin); kodein; paregoric (camphorated tincture of opium), afyon suyu (laudanum); ve morfin. En güçlü opioitler kronik ishal (örneğin AIDS komplikasyonlarından doğan) için saklanır.&lt;br /&gt;   6. Antibiyotikler. Eğer ishalin nedeninin bir bakteri olduğundan şüpheleniliyorsa ve kişi tıbben hastaysa antibiyotik kullanımı gerekebilir. Parazit kaynaklı ishal (örneğin giardiasis) de uygun antibiyotikler gerektirir. Antibiyotikler rutin olarak kullanılmazlar çünkü ishalin nedeni nadiren bakteriyeldir ve kullanımları bağırsak florasını bozup ishalin daha da kötüleşmesine neden olabilirler. Clostridium difficile nedenli ishal ve psödomembranöz kolit sıkça antibiyotik kullanımı yüzünden meydana gelir.&lt;br /&gt;   7. Beslenme düzenlemesi. çölyak hastaları buğday ürünlerinden kaçınmalıdır. Spastik kolon sendromu olan hastalar ishalin nedeni olan gastrokolik reflekse a;iri tepkiyi azaltmak için diyetlerini değiştirebilirler. Çözünür lifli gıdalar almak, süt ürünleri yerine soya ve pirinç ürünleri kullanmak, posalı (çözünmeyen) lif oranı yüksek olan meyve ve sebzeleri yerken dikkatli olmak, düzenli ve küçük öğünler yemek spastik kolon sendromu belirtilerini azaltmakta yardımcı olur. Kaçınılması veya en aza indirilmesi gereken yiyecekler, kırmızı et, yağlı veya kızartma yemekler, süt ürünleri (laktoz intoleransı olmasa da), çikolata, kahve (normal veya kafeinsiz), alkol, gazozlu içecekler (özellikle sorbitol içerenler) ve suni tatlandırıcılar. Yapılan araştırmalar spastik kolon sendrom hastalarının yağlara, çözünmeyen liflere ve früktoza aşırı hassasiyeti olduğunu göstermiştir.&lt;br /&gt;   8. Hijyen ve izolasyon hastalığın yayılmasını engeller.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6592807661140711260?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6592807661140711260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6592807661140711260' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6592807661140711260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6592807661140711260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/ishal.html' title='ishal'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-3465406174024545839</id><published>2007-09-25T16:55:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T17:00:55.707-07:00</updated><title type='text'>Guatr</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img166.imageshack.us/img166/8457/guatrjpgok9.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 189px; height: 193px;" src="http://img166.imageshack.us/img166/8457/guatrjpgok9.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Guatr&lt;/span&gt; tiroid bezinin normal dışı olarak büyümesi hastalığıdır.  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tiroid&lt;/span&gt;, normalde her sağlıklı insanda bulunması gereken bir hormon bezesinin  adıdır. Tiroid, boğazımızda gırtlağın hemen önünde her iki şah damarımızın arasında bulunan "at nalı" veya "U harfi" şeklinde bir organdır. Bu organımızın en önemli, hatta tek görevi,  tiroksin isimli tiroid hormonu salgılamaktır. Genel anlamda, tiroidin kanser dışındaki her türlü şişliğine guatr denilir.  Halk arasında şişlik olmasa da her tür tiroid hastalığına guatr denilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sınıflandırma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Guatr çeşitli şekillerde sınıflandırılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * Basit guatr, hormon düzeyi normal olan yumrusuz (nodülsüz) guatr türüdür. İçinde yumru bulunan guatra nodüllü guatr denir ve "tek nodüllü" ve "çok nodüllü" guatr olarak ikiye ayrılır. Ayrıca guatr hastalığındaki nodüller; "soğuk", "ılık" ve "sıcak" olarak 3 gruba ayrılır.&lt;br /&gt; * Yaygın guatr, basit guatrın tersine guatr bütün tiroid bezine yayılmıştır.&lt;br /&gt; * Zehirli guatr ya da toksik guatr, hipertiroidli guatr türüdür, halk arasında iç guatr adı da verilir. Bu guatr çeşidi iltihaplanma, su toplanmasi ya da Basedow hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıklarında görülür.&lt;br /&gt; * Zehirli olmayan guatr, genellikle normal veya düşük tiroid seviyeleri ile ilişkilendirlir ve bütün diğer guatr türlerini tanımlar (lithium ve bağışıklık sistemi hastakıklarında oluşanlar gibi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sebepleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Guatrın en yaygın sebebi iyot yetersizliğidir ve yiyecekle beraber bol miktarda iyot alınması ile tedavi edilir. Diğer sebepleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; * Hashimoto tiroditi&lt;br /&gt; * Graves-Basedow hastalığı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-3465406174024545839?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/3465406174024545839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=3465406174024545839' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3465406174024545839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3465406174024545839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/guatr.html' title='Guatr'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-8740438841960843893</id><published>2007-09-25T16:48:00.000-07:00</published><updated>2007-09-25T16:50:43.024-07:00</updated><title type='text'>Difteri</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Difteri&lt;/span&gt;, halk arasında kuşpalazı olarak da bilinen, corynebacterium &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;diphteriae&lt;/span&gt; isimli mikroorganizmanın boğaz, burun, göz ve derideki yaralarda yerleşmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebeklerin 2-4 ve 6. aylarında tatbik edilen DBT karma aşısı içinde yer alan ve difteri mikrobunun toksininin sayıflatılmasıyla yapılan difteri aşısının yaygın olarak kullanılması sebebiyle, günümüzde aşılanmayanlarda tek tük ortaya çıkan bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteri basili, düz veya hafif bükük silindir şeklindedir. Kalınlık ve boyları değişiktir. 34-38 derecede ürerken toksinini (zehirini) salgılar. Toksin, insan ve bütün hayvanlar için oldukça tehlikelidir. Dokularda harabiyet ve sinirlerde felç yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteri oldukça yaygın bir hastalıktır. Soğuk mevsimlerde daha fazla görülür. İki yaşından önce sadece burun ve yara difterisi şeklinde raslanır. Çocuğa annesinden geçen antikorlar onu bir süre hastalıklardan korur. Kuşpalazı tablosunu yapan tipik difteri özel bir anjin türüdür. Tipik hastalığını yapabilmesi için boğazın lenf dokusunda ve özellikle bademciklerde tutunması gerekir. Bademcikler ancak iki yaşından sonra olgunlaştıklarından ancak bu yaşlarda hastalığa duyarlık başlar. Daha sonra çocuk dış çevre ile temasa geçer. Oyun yaşında devamlı olarak sıcak-soğuk ve dış ortam etkilerine maruz kalır. Boğazda adi bakteri iltihapları olur, doku direnci kırılır. Bu arada difteri basili de girerse, hastalığın özel tablosu meydana gelir. Bir şahıs erişkin yaşlarına kadar difteri basili ile temas etmemiş ise her yaşta hastalığa yakalanabilir. Büyüklerin hastalığı çocukların hastalığına göre daha hafif geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difterinin bulaşmasında hastalar ve taşıyıcılar rol oynamaktadır. Portör denilen taşıyıcılar hastalığı bulaştırabilme özelliğinde olan ancak kendileri hastalık belirtilerini gösteremeyen kişilerdir. Bunlar boğaz salgıları ile devamlı olarak difteri basilini yayarlar. Hastanın kullandığı çamaşır, havlu, yemek takımları, oyuncaklar, vasıtasıyla bulaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difterinin kuluçka dönemi ortalama 2 ila 4 gün arasında değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalık belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Difteri mikrobu, yerleşmiş olduğu organa göre değişik belirtiler yapar. Tek başına difteri denince boğaz difterisi anlaşılır. Ayrıca gırtlak difterisi (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;krup&lt;/span&gt;), burun difterisi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Boğaz difterisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sinsi olarak başlar. Hastalarda neşesizlik, halsizlik, iştahsızlık olur. Bazan titreme ile 39-40 °C'ye çıkan ateş, başağrısı ve kusma ile başlayabilir. Toksinin kana karışmasının ilk günlerinde nabız hızlanır. Hastanın rengi soluk sarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteri basili genellikle bademcikler üzerinde, bazan da yutak üzerinde yerleşmiştir. Bademcikler kızarmıştır, hafif şiştir. İlk 24 saat sonunda, bademcikler üzerinde sarı-gri renkte bir-iki nokta belirir, sonra bunlar genişleyerek bir gün içinde bütün bademcik yüzeyini kaplayan yalancı bir zar yapar. Bu zar giderek çevreye yayılır. Hastanın ağzı fena kokar. Çevre dokular şişmiştir. Yutak daralır, yutmayı imkansız bir hale getirir. Yalancı zar, gırtlağa doğru da ilerleyerek, nefes almayı da zorlaştırır. Yalancı zar, altındaki mukoza (örtüye) sıkıca yapışmıştır. Zorlanarak kaldırılırsa, altındaki mukoza kanar. Zarı kaldırılmış mukoza üzerine ertesi gün bakılırsa yeniden zar meydana geldiği görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteride boyundaki lenf bezeleri şişer, bu bezeler basmakla ağrılıdır. Hastalığın başlangıcında görülen başağrısı, solukluk, halsizlik, hızlı nabız, idrarda protein bulunması mikrobun zehirinin kana geçmesi ile ilgili belirtilerdir. Her geçen gün bunlar biraz daha ilerler. Kaslar iyice gevşer, hasta çok halsiz ve sıkıntı içindedir. Bazan şuur bozuklukları ve havale görülebilir. Şiddetli durumlar koma ile sonuçlanır. En mühim belirtiler dolaşım sisteminde görülür. Önce nabız sayısı artar. Hastalığın ikinci haftasında tansiyonu oldukça düşen hastanın uçuk olan rengine morarma da eklenir. Kalp sesleri giderek zayıflar, nabız sayısı azalır, kalp yetmezliğe girer. Çünkü zehir, kalp kasına da etki eder. Ağır vakalar ve zamanında tedaviye alınmayanlar, genellikle ikinci haftanın sonunda ölürler. Hiç idrar yapamama hali, ölümün yakın olduğunun habercisidir. Zehirlenmenin çok fazla olduğu vakalarda ağız ve burun kanamaları olur ki bunlar da ölümle sonuçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteri en çok anjinle karışır. Hekimin bunu nazarı dikkate alması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gırtlak difterisi (Krup)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Genellikle 1 ila 5 yaşları arasında bulunan çocukların tehlikeli bir hastalığıdır. Hastalığın 3 dönemi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Disfoni (Ses kısıklığı) dönemi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    Ateş, öksürük ve ses kısıklığı ile sinsice başlar. İlk zamanlar, bir soğukalgınlığı şeklindedir. Öksürük çift sesli havlar gibi ve serttir. Ses telleri şiştir ve kızarıktır. İlk günlerde küçük olan yalancı zarlar hızla yayılır şişlik artar. Ses kısıklığı 2-3 gün sürer.&lt;br /&gt;Ara ara gelen nefes darlığı dönemi&lt;br /&gt;    Şişlik ve yalancı zarlar, solunumu engellemektedir. Hava daralmış aralıktan geçerken bir ses çıkartır. Nefes darlığı nöbetleri, hastanın heyecanlanmasından sonra veya kendiliğinden olur, birkaç saate kadar sürer. Başlangıçta nöbetler arası uzundur. Sonra gittikçe sıklaşır, ileri dönemde nöbet sırasında çocuk boğulur gibidir.&lt;br /&gt;Nefes alamama dönemi&lt;br /&gt;    Gırtlak difterisinin sonudur. Sinir sistemi tembelleşir, refleksler zayıflar. Hasta aldatıcı bir sükunete girer. Kalp hızlı çarpar, solunum çok sathidir. Renk soluk mavi olur. Bundan sonra komaya giren hastada, arada sırada görülen havalelerle hayat sona erer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gırtlak difterisi, ya burun difterisinden sonra veya boğaz difterisinin yayılması ile olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Burun difterisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Belirtisi azdır, en mühimi tek veya iki yanlı burun akıntısıdır. Hastalık eskidikçe akıntı koyulaşır, cerahatlı ve kanlı bir nitelik alır. Çok kez akıntı nezle sanılarak önem verilmediğinden hastalık geç tanınır. Burundan zehirin kana karışması az olduğundan kalp ve damar belirtileri ve felçlere rastlanılmaz. Uzun süre tedavisiz kalan burun difterisi zehiri iç kulağı etkileyerek sağırlık yapabilir. Bazan gırtlak difterisine yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burun difterisi genellikle iki yaşından önce görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Solunum yolları dışı mukoza difterileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kulak difterisi nadirdir. Burunda veya boğazda bulunan difteri mikroplarının östaki borusu aracılığı ile orta kulağa geçmesinden olur. Ateş, kulak ağrısıyla başlar. Zar delinebilir. Cerahatli bir akıntı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz difterisi de nadirdir. Genellikle boğaz, burun difterisi bulunanların mikrobu, gözlere bulaştırması sonucu meydana gelir. Tedavi edilmezse körlükle neticelenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dölyolu difterisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha çok yaralanmalarda ve cinai düşüklerde veya nadir olarak operasyonlar (ameliyatlar) sonucunda görülmektedir. Mikrop, tozlarla yara üzerine gelir veya taşıyıcı kişilerden bulaşır. Değişik büyüklükte yuvarlak, oval veya düzensiz sınırlı, gri-sarımtrak renkte deri gibi kalın bir cerahat örtüsü yapar. Had vakalar kısa sürede, müzmin olanlar ise birkaç ayda kendiliğinden iyi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Difteri felçleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;3 ila 7 hafta içinde meydana gelirler. Felçlerin en çok görüldüğü yerler yumuşak damak, göz, kalp, yutak, gırtlak, diyafram adalesi, çevresel sinirler ve bacaktır. Bu felçler, mikrobun zehirine bağlı olarak hasıl olur. Felç olan organların vazifelerini yapamamalarına bağlı olarak değişik belirtileri ortaya çıkar. Mesela yumuşak damak felç olursa, hastanın içtiği su, burundan gelir ve hım hım konuşur. Hasta iyiliğe dönerse, bu felçlerde yavaş yavaş iyileşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Difteri teşhisinde kullanılan Schick Testi, hastalarda çok defa pozitiftir. Hastanın kanında toksine (zehire karşı) savunma cisimciklerinin (antitoksin) bulunmadığını gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hasta yatak istirahatine alınır (1.5-2 ay). Özel tedavi antitoksik serumla yapılır. Bu serum kandaki difteri zehrini, etkisiz hale getirir. Ayrıca difteri zehiri, böbrek üstü bezini de etkilediğinden bu hastalara kortizon ihtiva eden ilaçlar iyi gelir. Direkt olarak difteri basilini öldürmesi için de yüksek doz antibiotik gerekir. Hastaya serum takılır. Ağızdan da uygun sulu besinler verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gırtlak difterisinin nefes darlığı döneminde hayat kurtarıcı olarak, çok kere boğazı dışardan delip, havanın buradan kolay giriş-çıkışını sağlamak gerekebilir ki, bu işleme, trakeostomi ismi verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Difteriden korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bunu sağlamak için:&lt;br /&gt;   1. Hastalar, tecrit edilmelidir.&lt;br /&gt;   2. Difteri mikrobunu taşıyan şahıslar testlerle tesbit edilip tedaviye alınmalıdır.&lt;br /&gt;   3. Her çocuğa okul öncesi yaşlarında difteri aşısı yapmalıdır. Okullarda ve sağlık ocaklarında bu aşı, karma aşılar içerisinde uygulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tarihçe&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1826 da Pierre Bretonneau tarafından klinik bulgular tarif edilerek Difteri adı verilmiştir. Bretonneau membranöz kruplu bir hastada kızıldan difteriyi ayırarak tarif etmiştir. 1923 de hastalığın emin ve etkili aşısı bulunarak uygulamaya konmuştur. 1883 de difteri basili Edwin Klebs tarafından tarif edilmiş ve Friedrich Loeffler tarafından kültürü yapılmıştır ve bu nedenle de 1884 den itibaren Klebs-Loeffler basili adı verilen bu basilin hastalığın etyolojisinden sorumlu olduğu kabul edilmiştir. 1888 de Emile Roux ve Alexandre Yersin basilin imal ettiği ekzotoksini tarif ederek myokardit ve nöritin nedenlerini açıklamışlardır. 1893 de Behring toksinin antitoksin tarafından nötralize edilerek insan ve hayvanlarda immunite sağladığını göstermiştir. 1924 de Ramon toksini formalinle birleştirerek toksoid yapmış ve immünizan ajan olarak kullanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-8740438841960843893?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/8740438841960843893/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=8740438841960843893' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8740438841960843893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8740438841960843893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/difteri.html' title='Difteri'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-3860427616810861871</id><published>2007-09-25T16:46:00.001-07:00</published><updated>2010-10-15T12:43:46.417-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='panik atak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='panikatak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nöbet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='psikolojik'/><title type='text'>Panik atak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Panik Atak&lt;/span&gt;, başta Panik bozukluk olmak üzere birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı fiziksel hastalıklarda görülen yoğun korku, kaygı, yoğun endişe karışımı bir nöbettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün değişken, oynak yaşam ortamlarında, yaşam kaygılarının artması, maddi ve manevi kaos ile belirsizlik durumunun yarattığı “hiçlik duygusu”nun çoğalmasıyla paralellik gösteren panik atak, tüm dünyada toplum sağlığını tehdit eder boyuta gelmiş durumdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar tarafından “psikolojik bir sendrom” olarak tarif edilmesine karşın, hasta, çoğunlukla yaşadıklarının gerçekten fiziksel kaynaklı sorunlar olduğunu ama kimsenin hastalığının gerçek sebebini bulamadığını düşünmektedir. Doktorların hastanın durumuna “psikolojik” tanısı koymasının ardından, bu kere bilinçsiz hasta yakınlarının tavrı hastaya zarar vermektedir. Panik atağın önemsiz bir sorun olduğunun düşünülmesi ve kişiye “hastalık hastası” yakıştırmasının yapılması panik ataklı hastanın durumunu zorlaştırmaktadır. Kendisini yalnız ve çaresiz hisseden hasta ise kısır döngü içüne girmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Özellikleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çoçuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak krizi geldiğinde 5-45 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * Göğüs ağrısı&lt;br /&gt;   * Hızlı ve şiddetli kalp çarpıntısı&lt;br /&gt;   * Nefes darlığı; boğulacakmış gibi olma hissi&lt;br /&gt;   * Diz ve bacaklarda güçsüzlük&lt;br /&gt;   * Bulantı, karın ağrısı ya da ishal&lt;br /&gt;   * Baş dönmesi, bayılacak gibi olma&lt;br /&gt;   * Ölüm korkusu&lt;br /&gt;   * Delirme korkusu, çıldıracakmış gibi olma&lt;br /&gt;   * Sürekli tansiyon ölçme, ölçtürme&lt;br /&gt;   * Midede rahatsızlık,mide bulantısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Panik atak tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Hastaya öncelikle hastalığı nasıl kontrol edebileceği öğretilmektedir. Bunu başarabilen hasta ilerleyen zamanlarda panik atağı tamamen hayatından çıkartabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Panik atak&lt;/b&gt; tedavisindeki en büyük sorun hastanın fiziksel bir rahatsızlığı olduğuna inanması ve bu nedenle psikolojik desteği geç aramasıdır. Yapılan araştırmalar, panik atak tanısı konulan hastaların yüzde yetmişinin hastalığın ne olduğunu bulmak için en az on doktora gittiğini göstermektedir. Birçok defa tam sağlık denetimi (check-up) yaptırmış ve gereksiz bir sürü ilaç kullanmış olan hasta doğru yere geldiğinde panik atak teşhisi koymak ise kolay olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece psikiyatristler tarafından tedavi edilen ve dönem dönem ilaç kullanılmasını da gerektiren tedavi aşamasında hastanın doktoruna güvenmesi çok önemlidir. Güven duyulan ve rahat hissedilen bir uzmana gidilmesi tedavi sürecini hızlandırabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi sırasında nefes ve rahatlama egzersizleri, atağın üstüne gitme teknikleri ve kas gerginliğini yok etmeye yönelik alıştırmalar hastaya öğretilmekte ve uygulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panik atağın bir hastalık olduğu kavranmalı, buna göre tedaviye devam edilmelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-3860427616810861871?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/3860427616810861871/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=3860427616810861871' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3860427616810861871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/3860427616810861871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/panik-atak.html' title='Panik atak'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-8292201291454974085</id><published>2007-09-25T16:28:00.001-07:00</published><updated>2007-09-25T16:43:05.165-07:00</updated><title type='text'>Romatizma</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Romatizma&lt;/span&gt; kelimesi, Yunanca ’’&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;rheuma&lt;/span&gt;’’ kökünden gelir. Bu kelime herhangi bir vücut sıvısının akışını, kanın yürümesini ifade eder. Romatizma, kemikleri, eklemleri, eklem çevresi dokuları, hata sinir köklerini etkileyen bütün hastalıkları adlandırmak için kullanılır. Bir başka deyişle, kaslarda ve özellikle eklemlerde kendini gösteren ağrılı hastalıkların genel adıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağrı, tüm vücutta mevcut özgül alıcıları, yani ağrı ve acı alıcılarını uyarmanın bir sonucudur. Bu uyarımın iki kaynağı olabilir: ağrı alıcılarının gerilmesi, uzaması veya sıkışmasıyla meydana gelen mekanik uyarı ve iltihap aracıları yoluyla, bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;iltihap&lt;/span&gt; esnasında ortaya çıkan kimyasal uyarı. Belirli sürelerle tekrarlanan, hareket edince artan ve dinlenince yatışan mekanik ağrılarla (artoz ağrıları), iltihabın ilerlemesine bağlı olarak gece şiddetlenen, sabahları da bir kasılmayla birlikte hissedilen (iltihabı ağrıları) birbirinden ayırmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizmal hastalıkları sınıflandırmak uzun ve çapraşık bir iştir; çünkü çoğu basit bir etyoloji göstermediği gibi lezyonların yapısı da kesin bir özellik taşımaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Toplumda en çok görülen romatizma türleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * Osteoartrit&lt;br /&gt;   * Romatoid artrit&lt;br /&gt;   * Yumaşak doku romatizmaları (fibromiyalji, boyun ağrısı, bel ağrısı)&lt;br /&gt;   * Osteoporoz&lt;br /&gt;   * Akut eklem romatizması&lt;br /&gt;   * Spondiloartrit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma hastalığının önemli bir bölümünün kesin nedeni bilinmemektedir. Genetik yatkınlık bazılarında önem taşır (ailede kalıtsal romatizma öyküsü). Bunun dışında eklemlerde yükü artıran şişmanlık ya da damar yapısını bozan sigara kullanımı ve alkol gibi dış etkenlerin engellenmesi de romatizmalı hastalar için yararlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı romatizmal hastalıklar: kalp, akciğer, böbrek beyin vb. gibi iç organlarıda etkileyebilirler. Çoğunlukla bulaşıcı mikrobik değillerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizma hastalığı her yaşta görülebilir.O yüzden bir yaşlılık hastalığı olarak düşünülmemelidir. Romatizmal hastalıklar genel olarak kadınlarda daha sık görülmektedir. Bununla birlikte erkeklerde daha sık görülen (spondiloartritler, gut, sistematik lupuz eritematouzus) gibi hastalıklarda vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bütün hastalıklarda olduğu gibi romatizmal hastalıklarda da en uygun tedavinin yapılabilmesi için erken teşhis ve tanı çok önemlidir. Çoğunlukla erken dönemde teşhisi zordur. Ama bir romotoloğun gözleminde hastalığın gidişatı gözlemlenerek doğru karara varılmalıdır. Çünkü belirli zamanlarda romatizmal hastalıklar değişiklik gösterebilmektedir. Bu yüzden teşhisi ve tanısı bazı durumlarda gecikebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizmal hastalıkların bir bölümünde hastalık müzmin bir şekilde sürebilir. Bu durumda tedavinin uzun süreceği ve verilen ilaçların hekim kontrolünde devam ettirilmesi gerekmektedir. Yapılan tedaviler hastalığı tam olarak iyileştirmese de günlük yaşamınızı ağrısız ve rahat olmasını sağlamayı amaçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalıkları kavramak için, hareket sisteminin (iskelet, eklemler ve eklem çevresi yapılar) anatomisini tanımak gereklidir. Bilgisayarlı tomografi, nükleer manyetik rezonans gibi yeni inceleme yöntemlerinin ortaya çıkmasıyla romotolojik hastalıkların teşhisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Aynı zamanda, genel ve yerel olarak yapılan romotolojik tedavilerin etkinliği de önemli ölçüde artmıştır. Son yıllarda geliştirilen ilaçlar büyük ölçüde tedavilerin olumlu bir şekilde sonuçlar vermesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle yaşlılarda çok sık rastlanır&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-8292201291454974085?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/8292201291454974085/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=8292201291454974085' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8292201291454974085'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8292201291454974085'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/romatizma.html' title='Romatizma'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4513086615228532275</id><published>2007-09-24T00:50:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T01:15:19.079-07:00</updated><title type='text'>Down sendromu</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img295.imageshack.us/img295/3313/downsendzz9.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 164px; height: 183px;" src="http://img295.imageshack.us/img295/3313/downsendzz9.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Down sendromu&lt;/span&gt;, Trizomi 21 ya da Mongolizm; genetik düzensizlik sonucu insanda fazladan bir 21. kromozomun bulunması hastalığına verilen isimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Down sendromu vücuttaki yapısal ve fonksiyonel değişiklikler ile karakterize edilir. Otozomal sapmalar arasında en önemlisidir. Yıllar önce bu hastalık incelendiğinde doğan bazı çocukların farklı ırklardan olmalarına rağmen Moğollara benzediği gözlenmiştir. Üst göz kapaklarının aşırı katlanıp gözleriin çekik olmasıyla Moğollara yapay olarak benzedikleri için bu hastalığa "Mongolizim", çocuklara da (Moğollara benzeyen anlamında) "Mongoliot" denilmiştir. bu tip bebeklere "Mongol" denilmiştir. İsim, İngiliz hekim John Langdon Down tarafından 1866'da konulmuştur. Günümüzde, Asyalı bilim adamlarının baskısıyla hastalık doktorun ismi olan "Down sendromu" olarak söylenmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Görünüm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu bebekler doğduklarında farklı bir yüz görünümleri vardır. Başları ufak, artkafa yassı, ense kısa ve geniştir. Burun kökü yassı, kulaklar kafada normalden düşük bir seviyede durur ve gözler birbirinden ayrık ve çekik görünür. Dil, normal konuşmayı önleyecek kadar genişlemiştir. Ensede genellikle boğumlar vardır. Bu bebeklerin tonusları (vücut gerginliği) düşüktür. Geniş el, kısa ve tombul parmak ve sıklıkla avuçiçlerinden birinde ya da ikisinde "Simian çizgisi" denilen tek bir çizgi vardır. Ellerin serçe parmakları genellikle içe doğru kıvrımlıdır. Vücut kısa ve tıknazdır. Zeka seviyeleri geridir. Çocukluk dönemlerinde solunum hastalıkları, kalp bozuklukları nedeniyle ölümleri yüksektir. Geçmişte yirmili yaşlarına seyrek olarak ulaşabilirlerken, günümüzde iyi bakım sonucunda bu yaş yükselmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img520.imageshack.us/img520/9180/drillty3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://img520.imageshack.us/img520/9180/drillty3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gelişimleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Down sendromlu çocuklar genelde boy ve kilo açısından daha yavaş büyürler, daha yavaş öğrenirler, problem çözmede ve karar vermede diğer çocuklardan daha çok zorlanırlar. Zeka seviyeleri herzaman normalden düşük olarak kalır. Fizik tedavi, özel eğitim ve dil terapisine ihtiyaç duyulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Down Sendromlu çocuklar iyi bir eğitimle normal birey şeklinde hayatlarını sürdürebilirler. İmkan tanındığında meslek edinebilirler. Kendi yaşamları idame ettirebilecek seviyeye ulaşabilirler. Bunlar için planlı ve programlı bir şekilde profesyonel yardım almak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Özel eğitim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Down Sendromlu çocuklar kendi aralarında farklılıklar gösterebilirler, bu yüzden çocuğun ihtiyaçlarına uygun bir programla özel eğitim, beraberinde sosyal ve duygusal gelişimi, bilişsel gelişimi ve motor gelişimini desteklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fizik Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Fizik tedaviye Down sendromlu bebeklerde 2 aylıkken başlanmalıdır. Düzenli kontrollerle duruma göre tedavi desteklenir. Çocuklarda yüz kasları gevşektir. Fizik tedavi süresince kas gücü ve motor becerilerinin yanısıra, algılama becerisi de programa dahil edilerek desteklenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dil terapisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Down Sendromlu çocuklarda konuşma geç gelişir. Erken dönemde başlanan dil terapisi ile ortalama 2-3 yaşında konuşma başlayabilir. Bazıları ise hiç konuşamazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hastalığın nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı bir insanın vücudundaki her hücrede 46 tane kromozom vardır. Oysa Down sendromlu bebeklerin hücrelerinde toplam 47 kromozom bulunur. Karyotipleri 47, XX+21 (dişi) ya da 47, XY+ 21 (erkek) şeklinde gösterilir. Yani fazladan bulunan kromozom 21'dir. Bu kromozom fazlalığının neden kaynaklandığı tam olarak bilinmese de, 35 yaşından sonra doğum yapan kadınların çocuklarında görülme olasılığı yüksektir. Bunun nedeni kromozom ayrılmalarının ileri yaşlarda daha düzensiz olmasından kaynaklanmaktadır. Bununla beraber, hücre bölünmesi sırasında meydana gelen ayrılmamalar da bu hastalığın sebeplerinden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Down sendromunun epidemiyolojisi her canlı 1000 doğumda 1-2 Downlu doğum oran olduğunu göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Down sendromu tipleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Trizomi 21&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Trizomi 21 (47, XX,+21); mayoz bölünme sırasında meydana gelen ayrılmama durumuyla ortaya çıkan fazla 21. kromozomun sebep olduğu Down sendromu tipidir. Yumurta ya da spermde bulunan fazla 21 ile bir gametde toplam 24 kromozom bulunur. Down sendromunun yaklaşık %95'ini kapsayan en çok görülen tipidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mozaizm&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Trizomi 21'in vücut hücrelerinin bazılarında görülmesi, bazılarında ise görülmemesi durumudur. Karyotip (46,XX/47,XX,+21) şeklinde gösterilip, hastalık "Mozaik Down Sendromu" olarak adlandırılır. Hastalık, mozaizmin yoğunluğuna göre farklı seyredebilir. Trizomi 21 oranı ne kadar çok ise, çocuk Down sendromu özelliklerini o kadar çok gösterir. Mozaik Down sendromu, %1-2 oranında bir yere sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Robertsonian tip translokasyon&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Down sendromunda fazla 21. kromozom bazen Robetrsonian tip translokasyon ile görülür. Burada genellikle 21. kromozomun uzun kolu başka bir kromzoma bağlanır. Bu durumda karyotip 45, XX,t(14;21) şeklinde gösterilmekte fakat 14. kromozomda transloke olmuş bir 21. kromozom bulunmaktadır. Ya da izokromozom olarak da iki 21. kromozomun translokasyonu ile de Down sendromu 45, XX,t(21q;21q) şeklinde meydana gelebilir. Robertsonian tip translokasyon ile olan Down sendromları, toplam Down sendromunda %2-3'lük bir paya sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;21. kromozomun duplikasyonu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Nadir olarak, 21. kromozomun duplikasyonu (kendini eşlemesi) ile de Down sendromu görülebilir. Burada 21. kromozom tam olarak bütün genleri taşımasa da ,parça şeklinde görülür ve hastalığı tanımlar. Karyotip,(46, XX,dup(21q))şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğum öncesi tanı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Down sendromu gebelikte tanınabilen bir hastalıktır. İkili tarama testi, üçlü tarama testi, ultrasonografi, amniyosentez ve diğer bazı tanı yöntemleri ile Down sendromundan şüphelenilen gebeliklerde kesin tanı konur. Down sendromu saptanmışsa aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilerek gebeliğin sonlandırılması önerilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4513086615228532275?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4513086615228532275/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4513086615228532275' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4513086615228532275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4513086615228532275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/down-sendromu.html' title='Down sendromu'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6068769323817288640</id><published>2007-09-24T00:43:00.002-07:00</published><updated>2007-09-24T00:45:37.551-07:00</updated><title type='text'>Miyop</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img171.imageshack.us/img171/5379/myopiamh3.png"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 243px; height: 194px;" src="http://img171.imageshack.us/img171/5379/myopiamh3.png" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Miyop&lt;/span&gt; bir gözün ön arka çapı kırma gücüne göre daha uzundur, bu nedenle göze paralel gelen ışınlar retinanın önünde göz yuvarlağı içerisindeki bir noktada odaklanmaktadır. Miyoplarda, gözün kırıcı bileşenleri gözün ön-arka çapına göre fazla güçlüdür, veya gözün ön-arka çapı gözün kırıcı bileşenlerine göre fazla uzundur. Bazen bu her iki durum bir arada bulunabilir. Yakındaki nesnelerden yayılarak gelen ışınların, retinada odaklanabilmesi için uzağa bakıştan daha çok mercek gücü gerekir, miyop bir gözün kırıcı bileşenleri, diğer bir deyişle mercek gücü fazla olduğu için yakından gelen ışınları retina üzerinde odaklayabilir, işte bu nedenle miyop kişiler yakını net görebilirler. Uzaktan gelen ışınlar 6 metreden sonra göze paralel olarak geliyor olarak kabul edilebilir, bu paralel ışınlar retinada odaklanamayacağı için miyoplar uzağı net göremezler.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bulgular&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Miyop&lt;/span&gt;i kendini genellikle okul çağlarında belli eder, miyopi yetişkinlik dönemine kadar bir miktar artış gösterebilir. Genellikle çoçukların net görmediklerine ilişkin bir yakınmaları yoktur, daha çok sınıfta tahtayı göremediklerinde fark edilirler. Miyopi ergenlikten sonra genellikle fazla değişmez, ancak dejeneratif miyopi denilen durumda miyopi erişkin yaşamda da artmaya devam edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Miyopinin tedavisinde kalın kenarlı –içbükey- camlar kullanılır. Bu mercekler göze gelen ışınların yayılmasını sağlayarak, görüntünün retinada net bir şekilde oluşmasını sağlarlar. Bu amaçla kontakt lensler de kullanılabilir. Aynı optik özelliklere sahip kontakt lensler de kırma kusurunu düzeltmek için kullanılabilir. Kornea üzerine yapılan fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK) son yıllarda popülerlik kazanmış bazı tedavi yöntemleridir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6068769323817288640?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6068769323817288640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6068769323817288640' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6068769323817288640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6068769323817288640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/miyop.html' title='Miyop'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5273667908191257421</id><published>2007-09-24T00:43:00.001-07:00</published><updated>2007-09-24T01:16:38.390-07:00</updated><title type='text'>Hipermetrop</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hipermetrop&lt;/span&gt;i (Kelime köken anlamı, aşırı görme) Hafif hipermetropların uzağı çok iyi görmeleri nedeniyle halk arasında böyle isimlendirildiği düşünülmektedir. Göz ya normalden daha kısa ya da korneası daha düz (kırıcılığı normalden daha az) olduğu için göze yakın cisimlerden gelen diverjan, birbirinden uzaklaşan ışınlar retinanın arkasında sanal bir noktada odaklanır. Bu durumda retina üzerinde oluşan görüntü bulanıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bulgular&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Düşük derecede hipermetropisi olan kişilerin, yakın iş yaptıklarında gözleri yorulur ve yakını net göremezler, eğer hipermetropi miktarı yüksekse hem yakında hem de uzakta net göremezler. Akomodasyon gücü ve hipermetropi derecesi görme kusuru ile ilişkilidir. Akomodasyon ile telafi edilebilen hipermetropi miktarına bağlı olarak kişilerin görmesi uzakta net olabilir, bunun için normalde yalnızca yakına bakarken kullanılan akomodasyon hipermetrop kişi tarafından uzak bakış için kullanılmaktadır. Ancak hipermetropi miktarı akomodasyon gücünden fazla ise hem yakında hem uzakta görme bulanıktır. Hipermetropi yaşla birlikte artış gösterir, bunun nedeni yaşla beraber akomodasyon gücünde meydana gelen ilerleyici azalmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kırma kusurlarının en yaygın tedavisi gözlük kullanılmasıdır. Hipermetrop kişilerin gözlük camları, ışığın retinada odaklanmasını sağlayan ve gözün kırma gücünü arttıran ince kenarlı –dışbükey- merceklerdir. Aynı optik özelliklere sahip kontakt lensler de kırma kusurunu düzeltmek için kullanılabilir. Kornea üzerine yapılan fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK), kondüktif keratoplasti(Conductive keratoplasty) veya gene kornea üzerine uygulanan diğer bazı cerrahi yöntemler de tedavi amaçlı olarak araştırılmaktadır, ancak hipermetropinin refraktif cerrahisi henüz miyopi kadar başarılı değildir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5273667908191257421?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5273667908191257421/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5273667908191257421' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5273667908191257421'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5273667908191257421'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/hipermetrop.html' title='Hipermetrop'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-2264780426371757739</id><published>2007-09-24T00:40:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T01:15:51.999-07:00</updated><title type='text'>Tifo</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kirli içme suları ve pis yiyeceklerle bulaşan mikrobik bir hastalıktır. Genelde salgın şeklinde ve yaz-sonbahar aylarında görülür. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tifo&lt;/span&gt; kalbi, beyni, böbrekleri, akciğerleri, karaciğeri, göz ve kulak sinirlerini etkiler. Hastalık etkeni Salmonella typhi adlı bir bakteridir. Bu mikrop vücuda girdikten 7-15 gün sonra hastalık ortaya çıkar. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mikrop&lt;/span&gt;, tifolu hastaların dışkılarında veya idrarlarında, kanlarında, tükürüklerinde veya vücutlarında görülen deri döküntülerinde bulunur.hastanın hastalık süresince bol su içmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * Hastalığın ilk günlerinde yorgunluk ve baş ağrıları&lt;br /&gt;   * Birkaç gün sonra ateşin yavaş yavaş yükselmesi&lt;br /&gt;   * İştahsızlık&lt;br /&gt;   * Burun kanaması&lt;br /&gt;   * Bronşit&lt;br /&gt;   * Mide ve bağırsak bozuklukları ile birlikte ishal&lt;br /&gt;   * Bir kaç gün sonra ateşin de biraz daha artmasını takiben göğüste, karında ve sırtta pire ısırığına benzeyen kırmızı lekelerin belirmesi&lt;br /&gt;   * Tansiyonun düşmesi, nabzın yavaşlaması *Hastalığın üçüğerncü haftasında karnın gerginleşip şişmesi&lt;br /&gt;   * Bağırsak kanamaları&lt;br /&gt;   * Bademciklerin iltihaplanması&lt;br /&gt;   * Kilo kaybı&lt;br /&gt;   * Üçüncü haftanın sonlarından itibaren, ateş düşmeye ve diğer belirtiler kaybolmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * İçme ve kullanma sularının kontrolü&lt;br /&gt;   * Besin hijyeni&lt;br /&gt;   * Lağım ve kanalizasyon tesislerinin hijyen şartlarına uygun duruma getirilmesi&lt;br /&gt;   * Tifo aşısı: Kesin koruyucu değildir. Ölü tifo aşısı % 51-67 oranında koruyuculuk sağlar. Canlı atenüe oral aşı ise yakın oranlarda koruyuculuğa sahiptir ve yan etkileri daha azdır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-2264780426371757739?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/2264780426371757739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=2264780426371757739' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2264780426371757739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2264780426371757739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/tifo.html' title='Tifo'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6563428278982297401</id><published>2007-09-24T00:37:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T00:39:11.390-07:00</updated><title type='text'>Akciğer kanseri</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akciğer kanseri&lt;/span&gt;, akciğer dokusunun malignant transformasyonu (değişime uğraması) ve yayılması(metastazı) nedeniyle oluşan kanser türüdür. Tüm kanser türleri arasında en ölümcül kanser türü olan akciğer kanserinden dünya çapında her yıl yaklaşık olarak üç milyon insan yaşamını yitirmektedir. Tüm kanserlerin %16'sı, tüm kanser ölümlerinin %28'i ( erkeklerde %35, kadınlarda %19 akciğer kanseri nedeniyledir.Aslında tarihsel olarak çoğunlukla erkeklerde görülen bir kanser tipi olmasına rağmen, son yıllarda kadınlarda görülme sıklığının giderek artması, sigara içen kadınların oranındaki artışa bağlanmaktadır. Günümüzde, akciğer kanseri, kadınlarda ölüme sebebiyet veren kanser türleri arasında en önde gelenidir ve göğüs (meme) kanseri, yumurtalık ve yumurtalık tüpü kanserleri toplamından daha yaygındır. (İngilizce sayfa). Yine de, hatırlatmakta fayda var ki, başka yönlerden sağlıklı olan ve hayatı boyunca sigara kullanmamış olan insanlar da akciğer kanserine yakalanabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son araştırmaların ışığında, akciğer kanseri riskini artıran en önemli faktör kanserojen maddelerin uzun süre boyunca solunumundan kaynaklanmaktadır (sigara içmek ve sigara dumanına maruz kalmak gibi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşhis ve tedavi kanserin histolojik tipine, aşamasına ( yayılma derecesi), ve hastanın genel performans durumuna bağlıdır. Ameliyatlar, kemoterapi ve radyoterapi yaygın olan tedavi amaçlı uygulamalardır.Ayrıca son dönem yeni tedavi çalışmaları vardır.bunlardan en etkilisi cytotron tedavi yöntemidir.Hastalarda sevindirici sonuçlar alınmıştır.merkezleri kosova hindistan ve malezya da bulunmaktadır( bkz:www.cytotron.com)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trakea , bronşlar, bronşioller gibi alt solunum yolları veya akciğer parankiminden gelişen tümörler için Akciğer Kanserleri terimi kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * En sık 50- 70 yaşlar ( %5'i 40 yaş altında ) arasında görülür.&lt;br /&gt;    * Asemptomatik yani belirtisi yok olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akciğer kanserinde genellikle görülen belirti ve bulgular&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    * Öksürük&lt;br /&gt;    * Nefes darlığı ve nefes almada zorlanma&lt;br /&gt;    * Kanlı balgam çıkarma ve kan tükürme&lt;br /&gt;    * Egzersiz yapmada zorlanma&lt;br /&gt;    * Göğüs ağrısı&lt;br /&gt;    * Ses Kısıklığı&lt;br /&gt;    * Kol ve Omuz Ağrısı&lt;br /&gt;    * Yutarken zorlanma ve takıntı hissi&lt;br /&gt;    * Kemik ağrısı&lt;br /&gt;    * Anemi yani kansızlık&lt;br /&gt;    * Düzensiz kalp atımları&lt;br /&gt;    * Lenfadenopati&lt;br /&gt;    * Başağrısı&lt;br /&gt;    * Sarılık&lt;br /&gt;    * Cilt ve Ciltaltı Nodülleri&lt;br /&gt;    * İştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybı&lt;br /&gt;    * Hırıltılı solunum&lt;br /&gt;    * Sık tekrarlayan zatüreler&lt;br /&gt;    * Yutma güçlüğü&lt;br /&gt;    * Yüzde dolgunluk ve kızarma&lt;br /&gt;    * Göğüs kafesi içinde lenf sıvısı birikimi&lt;br /&gt;    * Ateş&lt;br /&gt;    * Çarpıntı ve senkop (bayılma)&lt;br /&gt;    * Omuz ve kol ağrısı&lt;br /&gt;    * Göz kapağında düşme, gözün içine çökmesi vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akciğer Kanseri'nin nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Akciğer kanserinin oluşumunda en çok aşağıdaki faktörlerin etkili olduğuna inanılmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Sigara (% 90'dan daha fazla)&lt;br /&gt;    * Radon ( nedenlerin % 15'i olarak gösterilmektedir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radondan korunmanın en etkili yolu ahşap evlerde yaşamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Asbest&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asbest elyaflı çatılar ( atermit , eternit vs) dan akan suların sızabileceği yerlerden korununuz. Bazı belediyeler asbestli çimento kullanılarak imal edilmİş içme suyu boruları kullanabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Kronik İntertisyel Pnömonitis&lt;br /&gt;    * Halojen eterler (klorometileter)&lt;br /&gt;    * Inorganik arsenik&lt;br /&gt;    * Radyoizotoplar&lt;br /&gt;    * Hava kirliliği&lt;br /&gt;    * Ağır metaller&lt;br /&gt;    * Krom&lt;br /&gt;    * Nikel&lt;br /&gt;    * Hardal gazı&lt;br /&gt;    * Vitamin A ve E eksikliği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Risk faktörleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;    * Sigara&lt;br /&gt;    * Hava kirliliği&lt;br /&gt;    * Radyasyon yerini almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6563428278982297401?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6563428278982297401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6563428278982297401' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6563428278982297401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6563428278982297401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/akcier-kanseri.html' title='Akciğer kanseri'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6987632216010247278</id><published>2007-09-24T00:29:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T00:31:02.550-07:00</updated><title type='text'>Grip</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img518.imageshack.us/img518/1019/influenzavirusyh3.png"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 178px; height: 178px;" src="http://img518.imageshack.us/img518/1019/influenzavirusyh3.png" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tip dilinde İnfluenza olarak da bilinen grip, viral bir hastalıktır. Sağlıklı insanlarda ortalama bir haftada geçmesine rağmen; vücut direncini düşüren kronik hastalığı olan kişilerde (şeker, kalp-akciğer hastalıkları, AIDS vb.) ve yaşlılarda pnömoni (zatürre), menengoensefalit (beyin iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açabilir. Bu tür risk grubundaki kişilere "yüksek risk grubundaki kişiler" denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Grip&lt;/span&gt; virüsü Orthomyxoviridae familyasına mensup örtülü bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;RNA&lt;/span&gt; virüsüdür. Virüsteki nükleik asit 8 tane negatif anlamlı RNA'dan oluşur. RNA'nın kopyalanmasında hata oranı yüksek olduğu için, virüs genomu sürekli değişim halindedir. Ayrıca, aynı hücreyi birden fazla virüsün enfekte etmesi durumunda viral RNA parçaları birbirleriyle karışıp yeni genetik kombinezonlar oluşturabilirler. Bu nedenlerden dolayı vücudun bir grip türüne karşı kazandığı bağışıklık ertesi yıl ortaya çıkan yeni bir salgına karşı genelde etkisiz olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * Halsizlik&lt;br /&gt;   * Öksürük&lt;br /&gt;   * Burun akıntısı&lt;br /&gt;   * Baş ağrısı&lt;br /&gt;   * Eklem ağrısı&lt;br /&gt;   * Boğaz ağrısı&lt;br /&gt;   * Kasılma&lt;br /&gt;   * İştahsızlık&lt;br /&gt;   * Baş dönmesi&lt;br /&gt;   * Aşırı derecede yorgunluk&lt;br /&gt;   * Kırılganlık&lt;br /&gt;   * Bitkinlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi ve korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Grip, virüs enfeksiyonu olduğu için tedavisi yoktur. Antibiyotikler tedaviye yaramazlar, çünkü antibiyotikler yalnızca bakterilere etki ederler. Yaklaşık bir hafta içinde hastalık kendiliğinden iyileşecektir; ancak 3-5 gün iyice dinlenmek gereklidir. Bol sıvı tüketilmesi de salgıların rahatça dışarı atılmasını sağladığından iyileşmeyi hızlandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüs, öksürük ve hapşırma ile yayılan damlacıklarla, ayrıca öpüşme ve tokalaşma gibi temaslar yoluyla da bulaşır. Bu nedenle hasta kişilere temas etmekten ve onlarla ortak eşya (havlu gibi) kullanmaktan sakınılmalıdır. Hasta olan kişi çevresindekilere hastalığı bulaştırmamak için eşyalarını ayırmalı, çok zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmamalıdır. Binlerce çeşit grip virüsü olduğu için ömür boyu kalıcı bağışıklığı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Grip Aşıları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Gribe neden olan çok sayıda virüs türü olduğu için, tamamen koruyan çok etkili bir aşı henüz geliştirelememiştir. Sürekli yeni grip virüsleri meydana geldiği için her sene en yaygın olması beklenen virüs tipleri için aşı geliştirilir. Bu yüzden aşının koruyuculuğu en fazla %80'e ulaşır ve bulaştığı takdirde hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlar. Aşı her yıl Ekim-Kasım ayları içinde yetişkinlerde tek doz, çocuklarda yarımşar doz olmak üzere bir ay aralıkla iki sefer uygulanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşı olması önerilen kişiler şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * 65 yaş ve üstündeki kişiler.&lt;br /&gt;   * Kronik hastalığı olan kişiler: Kronik kalp, akciğer, karaciğer, böbrek, şeker hastalığı ve benzeri hastaığı olanlar.&lt;br /&gt;   * Bağışıklık sistemleri zayıflamış olan kişiler: Kanser hastaları, bağışıklık sistemi hastalığı olanlar, organ ve kemik iliği nakli yapılan kişiler.&lt;br /&gt;   * Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve gençler.&lt;br /&gt;   * Hastanelerde çalışan doktor, hemşire, hastabakıcılar; kreş ve huzurevleri çalışanları.&lt;br /&gt;   * Yüksek risk grubundaki kişilerle yakın temasta olan kişiler&lt;br /&gt;   * İlk 3 aydan sonraki hamile kadınlar&lt;br /&gt;   * 6. ayından itibaren bebekler&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6987632216010247278?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6987632216010247278/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6987632216010247278' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6987632216010247278'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6987632216010247278'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/grip.html' title='Grip'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4945551774131938675</id><published>2007-09-24T00:15:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T00:21:01.775-07:00</updated><title type='text'>Farenjit</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img172.imageshack.us/img172/5527/pharyngitisvk0.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 224px; height: 168px;" src="http://img172.imageshack.us/img172/5527/pharyngitisvk0.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Farenjit&lt;/span&gt;, yutağın (farenks) iltihaplanmasına (enflamasyon) yani yutak iltihabına verilen isimdir. Yutağın bazen mikrobik, bazen metabolik, bazen de çalışılan ortamın ısısına, tozuna bağlı olarak reaksiyon göstermesi olan farenjit sıklıkla boğaz ağrısı veya boğaz yangısı olarak anılır. Bademciklerin enfeksiyonu, tonsilit, de eş zamanlı olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 4-7 yaş arasında sıklıkla rastlanan farenjit, bir yaşın altındakilerde nadiren görülürken, semptomatik belirtileri hastalığın sebebine göre değişir[1]. Yaklaşık %90'ı viral (parainfluenza, rhinovirüs, adenovirüs, Herpes simpleks gibi) olan enfeksiyonun, kalan kısmı genellikle bakteriyel nadir olarak oral kandidiyaz sebeplidir. Ayrıca bazı farenjit vakaları çeşitli ajanların sebep olduğu tahriş sonucudur. Semptomlar hastalığın sebebinin belirlenmesi açısından, kesin bir şekilde olmasa da (tıbbî literatürde bu tartışmalıdır), belirli bir oranda yardımcı olabilir. Örneğin bakteriyel sebepli farenjitlerde semptomlar genellikle daha ağırdır; bakteriyel sebepli faranjitte ateş 40°C'ye kadar çıkabilirken, viral sebepli farenjitte ateş genellikle çok yüksek seviyelere çıkmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nedenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Viral&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tüm enfeksiyoz vakaların yaklaşık %90'ını oluştururlar ve birçok farklı viral enfeksiyon tipi gösterebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Adenovirüs - viral nedenlerin en yaygın olanı. Tipik olarak boyun lenf bezinin genişleme derecesi makul, ortalamadır ve boğaz, acı duyulmasına rağmen, pek kırmızı gözükmez.&lt;br /&gt;   * Orthomyxoviridae ki gribe de yol açarlar - yüksek sıcaklık, baş ağrısı ve genel olarak ağrı. Boğaz ağrısı da ilişkilendirilebilir.&lt;br /&gt;   * Enfeksiyöz mononükleoz ("glandular fever") caused by the Epstein-Barr virüsü sebebiyle gerçekleşir. Bu kayda değer oranda lenf bezi şişkinliğine ve boğazın kırmızılaşması ve şişmesiyle belirgenleşen eksüdatif tonsilite sebep olabilir.&lt;br /&gt;   * Herpes simpleks virüsü çoklu ağız ülserine yol açabilir.&lt;br /&gt;   * Kızamık&lt;br /&gt;   * Nezle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bakteriyel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;A Grubu streptokoklar sebepli&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;En yaygın bakteriyel ajan streptokoktur. Adenovirüsten farklı olarak, daha fazla genelleşmiş semptomlar ve saptanacak daha fazla belirti bulunur. Tipik parlak kırmızı renkte ve şişmiş bir boğaz ile genişlemiş ve hassas lenf bezlerinin yanı sıra hasta yüksek sıcaklık, baş ağrısı, kas ve eklem ağrılarına da sahip olabilir. Boğaz ağrısının viral ve bakteriyel sebeplilerini ayrıştırmak mümkün olmayabilir[3].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı bağışıklık sistemi dolaylı komplikasyonlar ortaya çıkabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Kızıl hastalığı&lt;br /&gt;   * Tarihsel olarak en önemli komplikasyon genelleşmiş enflamatuvar romatizmal ateş bozukluğudur ki bu daha sonra romatizmal kalp hastalığına yol açabilir. Bu komplikasyonun insidansı antibiyotik kullanımıyla azaltılabilir.[4]However the incidence of rheumatic fever in developed-regions of the world remains low even though the use of antibiotics has been declining.[5][6]This may be a result of a change in the prevalence of various strains of bacteria. In underdeveloped regions, untreated streptococcal infection can still give rise to rheumatic heart disease and may be due to environmental factors, or reflect a genetic predisposition of the patient to the disease.&lt;br /&gt;   * Post-streptokokal glomerulonefrit bir böbrek enflamasyonu. Antibiyotiklerin bunun riskini azaltıp azaltamayacağı tartışmalıdır.[7] [4]&lt;br /&gt;   * Çok nadiren bademciklerin arkasında ikincil enfeksiyonlar gelişebilir ki bu ölümcül septisemiye neden olabilir (Lemierre sendromu).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Difteri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Difteri potansiyel olarak ölüm tehlikesi barındıran, Corynebacterium diphtheriae sebebiyle oluşan bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Çocuklukta yapılan aşının gelişmiş ülkelerde yaygınlaşmasıyla bu ülkelerde büyük oranda bertaraf edilmişse de Üçüncü Dünya ülkelerinde hâlâ rastlanır. Erken devrelerde antibiyotikler etkili olsa da iyileşme süreci genellikle yavaştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Belirtiler (semptomlar) farenjitin sebebine (bakteriyel veya viral gibi) değişiklik gösterebilir. Genel olarak boğaz ağrısı ve yutkunma zorluğu belirgindir. Buradan hareketle halk arasında farenjite boğaz ağrısı da dendiği olmuştur. Bunun dışında burun akıntısı, ateş, karın veya baş ağrısı ve ses kısılması görülebilecek belirtilerdendir. Bakteriyel sebepli farenjitlerde durum daha ağır olabilir ve ateş daha yüksek seviyelere çıkabilir. Farenjit tedavileri, özellikle viral sebepli olanlar, sıklıkla semptomatiktir - yani belirtileri gidermeyi hedefler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tedavi olmaksızın, çoğu farenjit vakaları birkaç gün içinde aniden kesilirler. Bu sebeple tedavinin odağı semptomatiktir (yani belirtileri hedef alır). Farenjitin spesifik tedavisi hastalığın sebebine göre değişiklik gösterir. Bununla birlikte romatizmal ateşe duyarlı olan çocuklarda streptokokal enfeksiyonlar yeterli şekilde tedavi edilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Antibiyotikler ancak boğaz ağrısının sebebi bakteriyel enfeksiyon olduğunda işe yararlar. Antibiyotiklerin viral boğaz ağrılarında ancak dördüncü gün dolaylarında ağrı seviyesine etki edebildikleri ve ortalama doğal süreci toplamda yaklaşık 16 saat kadar kısaltırlar.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Semptomatik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kontrollü denemelerde boğaz ağrısı için 22 tane antibiyotiksiz yöntem denenmiştir. [8]Kullanılabilecek birçok basit yöntem olsa da, analjezikler en etkililerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Doğası gereğiyle yüksek oranda asidik olan yiyecek ve içeceklerden uzak durunuz, zira bunlar geçici yoğun ağrılara sebep olabilir.&lt;br /&gt;   * NSAIDler gibi analjezikler farenjitle ilişkili ağrıyı azaltmaya yardımcı olabilir.[8]&lt;br /&gt;   * Boğaz pastilleri (öksürük ilacı) kısa süreli olarak ağrıyı gidermekte sıklıkla kullanılır.&lt;br /&gt;   * Ilık tuzlu suyla gargara yapmak yaygın bir ev reçetesidir. Bununla birlikte bunun veya aspirin gargaralarının kısa süreli rahatlamaya sebep olmasının dışında herhangi bir şekilde yardımcı olduğuna dair sadece anekdot şeklinde (anekdotal) kanıt bulunmaktadır..[9]&lt;br /&gt;   * Bal, antiseptik özellikleri sebebiyle, boğaz ağrısı tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4945551774131938675?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4945551774131938675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4945551774131938675' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4945551774131938675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4945551774131938675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/farenjit.html' title='Farenjit'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7234934835909631985</id><published>2007-09-23T17:07:00.001-07:00</published><updated>2007-09-23T17:07:57.933-07:00</updated><title type='text'>Kızamık</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kızamık, özel bir virüsle (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Morbilli&lt;/span&gt;) meydana gelen, bulaşıcı bir çocukluk hastalığı. Kızamığı ilk olarak 860 senesinde Farslı hekim Razi bildirmiştir. Sydenham ise 17. asrın ikinci yarısında hastalığı tarif etmiş ve 18. yüzyıldan itibaren de kızamık salgınları tanınmaya başlamıştır. 1911'de Anderson ve Goldbergen, kızamığı insanlardan maymunlara nakletmişler ve sebebinin bir virüs olduğunu bildirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızamık, çocuk hastalıkları arasındadır. Yetişkinlerde görülmemesi, bunların, çocuklukta kızamık geçirmiş olmalarına ve kalıcı bir bağışıklık kazanmalarına bağlıdır. Eğer çocukluğunda geçirmemişse, yaşlılığında bile geçirebilir. Kızamık, tükrük damlacıkları ile bulaşır. İyi havalandırılan, güneşli bir odada kızamığı alma ihtimali azalır. Sonbaharda hastalık artar. Kış aylarında, bilhassa Martta ve soğuk geçen Nisan aylarında en üst seviyeye çıkar. Salgınlar yapar. Yaz aylarında pek görülmez. Hastanın kullanmış olduğu çamaşır, oyuncak ve yemek kaplarının hastalığın bulaşmasında rolü yoktur. Fakat, kaşık, çatal temizlenmeden ve kısa bir zaman içinde duyarlı bir kişi tarafından kullanılırsa hastalığın bulaşmasında rol oynayabilir. Hastalığın mikrobu, hastaların öksürük ve aksırıkları ile atılan tükrük taneleri üzerinde birkaç saat havada serbest kalır. Teneffüs yoluyla alınarak vücuda yerleşir. Kızamığın kuluçka süresi 9-10 gün kadardır. Hastalık, hafif titreme ve ateş yükselmesi ile başlar. Nezle hali vardır. Çocuğun gözleri kızarmıştır ve ışığa bakamaz. Bademcikler şişmiştir. Öksürük de vardır. Kızamığın en kat'i belirtisi olarak ağız içinde yanak mukozasında gri-beyaz renkte, iğne başı büyüklüğünde çevresi koyu kırmızı lekeler olan koplik lekeleri görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nezle, öksürük ve konjoktivit (göz iltihabı) ile geçen 3 veya 4 günden sonra 39-40°C devam eden ateş düşmeye başlar ve bunu takiben kulak ardından, alından ve saçlı deriden başlayan ufak pembe-kırmızı döküntüler ortaya çıkar. Öksürüğün görünmesinden sonra ateş tekrar yükselir, nezle ve konjonktivit daha da artar. Döküntüler, bütün vücuda yayılır, 5-7 gün içinde kaybolur. Kızamık, belli belirsiz seyredebildiği gibi, ölüme kadar götürebilecek derecede ağır da seyredebilir. Vücudun direncini kıran bir hastalıktır. Dolayısıyla seyri esnasında vücutta bulunan birçok fırsatçı mikroorganizma çeşitli iltihabi hadiselere yol açabilir: Orta kulak iltihabı, ağız iltihabı, gastroenterit, zatürre larenjit, bronşit, menenjit, beyin iltihabı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızamık, üç yaşın altında, yaşlılarda ve hamilelerde tehlikelidir. Beslenmesi bozuk, küçük çocuklarda, zatürre ile birlikte genellikle ölüme yol açmaktadır. Hasta sık sık havalandırılan, güneş gören bir odaya yatırılır. Odanın ısısı 18-22°C arasında olmalıdır. Ateşli dönemde süt, sütlü yiyecekler, meyve suları, et suyu verilir. Hasta isterse, haşlama veya ızgara etler, yumurta, taze meyve ve sebze yedirilmesinde mahzur yoktur. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;C vitamini&lt;/span&gt; faydalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızamığın özel bir ilacı bulunmamaktadır. Hasta, nezle ve döküntü bitinceye kadar ayrı bir odada yatırılır. Ağız temizliğine dikkat edilir. Gerekirse, ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar verilir. Ortaya çıkan başka hastalıklar da varsa tedavi edilir. Kızamığın ihbarı (haber verilmesi) mecburidir. Hastanın en az 9 gün tecridi gerekir. Salgınlarda, nezleli çocukları okula göndermemelidir. Canlı kızamık aşısı, korunmada çok faydalıdır. 10 aylık iken aşı yapılmalıdır. Kızamık, daimi bir bağışıklık bıraktığından, bir defa geçiren bir daha geçirmez. Salgınlarda kızamıktan korunmak için, yerine göre hassas çocuklara kızamık serumları da uygulanabilir. Kızamık aşısı ile çocuk çok hafif bir kızamık geçirmekte ve bir daha kızamık olmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7234934835909631985?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7234934835909631985/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7234934835909631985' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7234934835909631985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7234934835909631985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/kzamk.html' title='Kızamık'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6673295304264705591</id><published>2007-09-23T16:59:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T00:26:13.745-07:00</updated><title type='text'>Çiçek hastalığı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img146.imageshack.us/img146/6460/smallpoxym6.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 210px; height: 143px;" src="http://img146.imageshack.us/img146/6460/smallpoxym6.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çiçek hastalığı&lt;/span&gt;, her yaşta ve her cinste kişilerde görülen, irinli kabarcıklar dökerek yüzde izler bırakan, ateşli, ağır ve bulaşıcı bir hastalıktır. Variola da denir.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarda daha sık görülür. Variola major ve Variola minor olmak üzere iki tipi vardır. İlkinde ölüm oranı, ikincisine göre daha yüksektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çiçeğin etkeni Poxvirus grubundan bir virüstür; hastalık yaralarının içinde bulunur ve hastanın eşyalarıyla, hastaya yaklaşmayla, sineklerle ve virüslü havanın solunmasıyla bulaşır. Kuluçka dönemi 10-14 gündür. Ani ve şiddetli belirtilerle başlayan hastalıkta baş ve sırt ağrısı, kusma, kas sertleşmesi ve 39-40 °C'ye varan ateş görülür. 3-4 gün süren bu başlangıç dönemini vücutta kırmızılık izler, ateş düşer. Önce yüzde, ardından baş, göğüs, sırt, kol ve bacaklarda sert kabartılar durumunda küçük kırmızı lekeler belirir. Bunların içi sıvı doludur, daha sonra bunlar sivilce biçiminde cerahatli kesecikler durumuna dönüşür. Bu sırada ateş yeniden yükselir. 12. gün dolayında sivilceler patlar, 16. gün dolayında da sivilcelerin üzeri kabuklaşır. 2. ve 3. haftalarda kabuklar yerlerinde çukur bırakarak düşerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gidişat&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın gidişatı değişik biçimlerde olabilir; buna göre üç tip çiçek hastalığı tanımlanır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  * Basit tip: Sivilceler birbirinden ayrıdır ve hastalığın gidişatı iyidir.&lt;br /&gt;  * Konflüan tip: Sivilceler biraraya gelerek yüzeysel abseler oluştururlar. Hastalığın gidişatı kötüdür.&lt;br /&gt;  * Hemorajik tip: Sivilcelerde, mukozalarda ve göz konjonktivasında kanamaların görüldüğü çiçek hastalığının en ağır ve öldürücü tipidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çiçek hastalığının belirli bir tedavisi yoktur. Saçı kısa kesilen hasta yatırılır ve derisi %1 potasyum permanganat eriyiği ile yıkanır. Bu arada yüz sık sık yıkanarak gözlerle birlikte korunmalıdır. Hasta 6 hafta karantinaya alınır. İlaç tedavisi uygulanırken, hastaya yaklaşmış kişiler de aşılanarak gözaltında tutulmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eskiden büyük salgınlar yapan ve pek çok kişinin ölümüne yolaçan çiçek hastalığından korunmak için aşılanma yapılır. Bu arada 1-20 yıl arasında değişen bağışıklık salgılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1966'da WHO'nun başlattığı kampanya sonucu tüm Dünya ülkelerinde çiçek aşısı yapılarak, hastalık görünmez oldu ve çiçek aşısı zorunlu aşı programından çıkarıldı. Ancak 1976'da Etiyopya ve Somali'de iki çiçek olgusu bildirildi. Çiçek hastalığı, bildirimi zorunlu hastalıklardandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakalandığı çiçek hastalığı sonucunda güzelliği bozulan Lady Mary Wortley Montagu (d. 1689 - ö. 1762), hem çok yönlü kişiliği, hem de değişik tür ve üsluplarda yazdığı mektuplarıyla ünlüdür. Lady Montagu, İstanbul'da bulunduğu sırada çiçek aşısını öğrenmiş ve bu yöntemin İngiltere'de tanınmasına öncülük etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6673295304264705591?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6673295304264705591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6673295304264705591' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6673295304264705591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6673295304264705591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/iek-hastal.html' title='Çiçek hastalığı'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-9027758685580706165</id><published>2007-09-23T16:41:00.001-07:00</published><updated>2007-09-23T16:47:36.667-07:00</updated><title type='text'>Kıl dönmesi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kıl dönmesi&lt;/span&gt; kılın deri içine doğru büyümesi halidir. Kıl folikülünün enfeksiyonu (folikülit) ile beraber görülebilir. Traş olmaktan kaynaklanan kronik deri iltihabında (Pseudofolliculitis barbae) da görülebilir. Derinin traş edildiği bölgelerde (sakal, bacak) sık görülmekle beraber hemen her yerde olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde kuyruk sokumunda meydana gelen, ve içi kıl dolu, acı verici enfeksiyonlar (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pilonidal kist&lt;/span&gt;) da halk arasında "kıl dönmesi" olarak bilinse de bu enfeksiyonların içinde kıl kökleri bulunmadığı için nedeni kılların deri içine doğru büyümesi değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kılın sivri uçlu olarak kesilmesine neden olabilecek her şey buna neden olabilir. Başlıca neden traştır, bunu sıkı giyim izler. Deri içine giren kıl yerel bir enflamasyona neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   * Deride kızarıklık.&lt;br /&gt;   * Kaşıntı.&lt;br /&gt;   * Traş olmaya rağmen kalan kıl.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;1. İritasyonu gidermek için aftershave kullanmak.&lt;br /&gt;  2. Özel cımbızla dönmüş kılları çekmek.&lt;br /&gt;  3. Traşı farklı yönde yapmak.&lt;br /&gt;  4. Kılın büyümesine izin vererek onu düz uzamasına sağlamak.&lt;br /&gt;  5. Kılı uzun bırakan traş makinaları kullanmak.&lt;br /&gt;  6. Kese, fırça veya asitli kremle derinin dış tabakasını dökmek.&lt;br /&gt;  7. İbuprofen veya diğer NSAID ilaçlar kullanmak.&lt;br /&gt;  8. Glikolik asit ile günde iki kere koruyucu tedavi yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıl dönmelerinin enfeksiyonu durumunda bir dermatolog görülmelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-9027758685580706165?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/9027758685580706165/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=9027758685580706165' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/9027758685580706165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/9027758685580706165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/kl-dnmesi.html' title='Kıl dönmesi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-7833799103098139252</id><published>2007-09-23T16:34:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T16:35:16.192-07:00</updated><title type='text'>Hepatit B</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hepatit B&lt;/span&gt; virüsü, halk arasında sarılık olarak bilinen Hepatite yani "Karaciğer iltihaplanması"na neden olan bir virüstür. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HBV&lt;/span&gt; olarak kısaltılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüs vücuda çeşitli yollardan girebilir ve Karaciğerde hücreler içine yerleşir. Virüsün, vücuda girişinden sonra;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * İltihap ve buna bağlı bulgular oluşturmak ve kronikleşmek&lt;br /&gt;    * Sessizce vücutta kalmak&lt;br /&gt;    * Vücut savunması tarafından tamamen ortadan kaldırılmak gibi sonuçlar ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç gidişatın hangisinin olacağı kişiye, kişinin sosyoekonomik, sağlık, beslenme düzeni vb. gibi birçok durumuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Kronikleşen olgularda hastalık zaman içerisinde kişiyi ölüme götürebilir, hastalık iyileşip sessiz forma geçebilir ya da vücut tarafından tamamen ortadan kaldırılabilir. Sessiz olgular ise bir dönem sonra hastalık yapıp kronikleşebilir, ömür boyu sessiz olarak devam edebilir ya da vücut tarafından olarak tamamen ortadan kaldırılabilir. Hepatit oluşan kişilerde bulgular kişiden kişiye değişiklik göstermekle beraber virüs vücuda girdikten belli bir dönem sonra kişide hafif ateş, ağrı, kusma, halsizlik, uykuya meyil, göz akı ve deride sararma yapabilir. Virüs oldukça bulaşıcıdır. Bulaşma yolları kan yolu ve cinsel yoldur. En sık kan yoluyla bulaşır. Kan yoluyla bulaşıcılığı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;AIDS&lt;/span&gt; etkeni olan HIV'den 100 kat daha fazladır. Ciltte açık yaralardan da bulaşabilir fakat normal cilt yoluyla, solunum yoluyla ve ağız yoluyla bulaştığı gösterilememiştir. Ülkemizde HBV taşıyıcılığı %7-8 civarındadır. Her 12-13 kişiden biri bu virüsü taşımaktadır. Bazı kişilerde HBV'ye karşı doğal bağışık yanıt mevcuttur. Bunun olup olmadığına kan testleriyle bakılmaktadır. Doğal bağışıklık olmayan kişilerde ise aşıyla koruma kesin olmamakla birlikte sağlanabilir. Hepatit B Aşısı ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından yeni doğan bebeklerde rutin olarak uygulanan aşı takvimine dahil edilmiştir. Hepatit B Aşısı her yaşta uygulanabilir. Özellikle;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * HBV taşıyıcıları ile birlikte yaşayanlara,&lt;br /&gt;    * Sürekli kan veya kan ürünleriyle yakın temas halindeki sağlık personeli, berberler vb. gibi meslek gruplarına&lt;br /&gt;    * Yurtlar, askeri birlikler vb. gibi ortak kullanım alanlarının ve eşyalarının çok olduğu toplu yerlerde yaşayanlara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HBV aşısı mutlaka tavsiye edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşı uygulanacak kişilere önce kan testi yapılır. Kan testi sonuçları aşı yapılmasına uygun olarak gelirse kişiye aşı yapılır. HBV aşısı ilk aşının yapıldığı zaman 0'ıncı ay kabul edilerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * ilki 0'ıncı ayda&lt;br /&gt;    * ikincisi 1'inci ayda&lt;br /&gt;    * üçüncüsü 6'ıncı ayda olmak üzere 3 ayrı doz şeklinde kas içerisine uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son dozdan bir kaç ay sonra bağışıklık gelişip gelişmediğini kontrol etmek amacıyla tekrar kan testi yapılır. Bağışıklık gelişmemişse ya da az gelişmişse doz tekrarı yapılır. Bağışıklık gelişmişse bu bağışıklık kesin olmamakla birlikte kişiyi 5 yıl korumaktadır. 5 yıl sonra ise aşılar aynı şekilde tekrarlanmaktadır. HBV Virüsü; 40-45 nm boyutlarındadır. Genetik materyali çift RNA içerir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-7833799103098139252?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/7833799103098139252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=7833799103098139252' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7833799103098139252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/7833799103098139252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/hepatit-b.html' title='Hepatit B'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-6118906004754171626</id><published>2007-09-23T16:32:00.001-07:00</published><updated>2007-09-23T16:36:03.974-07:00</updated><title type='text'>Frengi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Frengi&lt;/span&gt; bir bakteriyel hastalıktır. Frenginin mikrobu treponema pollidum isimli bir bakteridir. Hemen ve sadece cinsel yolla bulaşır. Sifilis diye de adlandırılan frengi, 16. yüzyıl da Asya ve Avrupa'yı kasıp kavurdu. Bu hastalık hâlâ sık olarak görülür ve hatta son yıllarda artış göstermiştir. Frengi tedavi edilmezse, birbirinden gizli üç devre gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * 1 Frenginin Devreleri&lt;br /&gt;         o 1.1 Birinci Devre Frengi&lt;br /&gt;         o 1.2 İkinci devre frengi&lt;br /&gt;         o 1.3 Üçüncü devre frengi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Frenginin Devreleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Birinci Devre Frengi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem, vakaların yüzde 95'inde cinsel organlarda görülen şankr dönemidir. Sert bir zemin üzerinde ağrısız, sınırlı, tek, yüzeysel bir lezyon vardır. Erkekte şankr penisin derisinde veya sünnetsizlerde sünnet derisi üzerinde oluşabilir, kadındaysa vulvada veya nadir olarak dölyolunda olur; dölyatağı boynunda daha sık görülür, ama fark edilmeyebilir. Cinsel bölgedeki şankra kasıkta adenopati eşlik eder ve bir ayda kaybolur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İkinci devre frengi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın 2. ayından 3. veya 4. yılına kadar sürer. Hasta için daha az rahatsız edici, ancak çok bulaşıcı oladuğu için oldukça tehlikeli bir dönemdir.Deri döküntüleri karakteristiktir. Göğüste kaşıntısız kızarıklıklar olur, bunlar sonra ciltte yayılır, el ayası, ayak tabanı ve anal (makat) bölge koyu kırmızı bir renk alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Üçüncü devre frengi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 ila 25 yıl sonra, tedavi edilmeyen hastalarda bu döneme özgü karakteristik lezyonlar ve belirtiler ortaya çıkabilir. Vücudun kılcal damarlarının harap olduğu yerlerde gom denilen tahribat ve şişlikler oluşur; kronik &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;menenjit&lt;/span&gt;, aptes ve idrar yapmada bozukluk ve bunları yaparken şiddetli ağrılar ortaya çıkar ve bazen de genel felç, zihinsel işlevlerde bozulma görülür; bu bozulmalar sonunda megalomaniye kadar varabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci ve ikinci devre lezyonlarında treponemanın görülmesi teşhisi doğrular. Diğer testler tedavi altında gidişin nasıl olduğunu gösterir: Nelson testi, FTA testi (Flüoressan Treponema Antikorları) ve TPHA (Treponema Pallidum Hemaglütinasyon). Birinci devre frengide FTA ve TPHA 10. ila 20. günler arasında pozitif olur, Nelson testi bu devrenin sonunda pozitifleşir. Bu devreden sonra bütün testler pozitiftir. Erken tedavi testlerin hepisini negatif yapar. Treponema her çeşit G penisilinine son derece duyarlıdır; bu yüzden, herhangi bir alerji söz konusu değilse bu tedavi uygulanır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-6118906004754171626?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/6118906004754171626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=6118906004754171626' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6118906004754171626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/6118906004754171626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/frengi.html' title='Frengi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-1240236397021488893</id><published>2007-09-23T15:47:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:49:15.461-07:00</updated><title type='text'>Kalp krizi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kalp krizi&lt;/span&gt; ya da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;enfarktüs&lt;/span&gt;; kalbin koroner arterlerinde gerçekleşen bir bozukluk sonrası meydana gelen yetersizlik sonucu şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkan ve ölümle sonuçlanması olası fizyolojik durum. Dünyada en başta gelen ölüm sebeplerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nedenleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp, insanlarda dinlenme anında dakikada 60-80 kez tüm vücuda kan pompalayan güçlü bir pompadır. Tüm vücudun kan ihtiyacını karşılarken kendisinin de beslenmesi için kanı kullanması gerekir. Kalbin kendini besleyen damarların ( koroner arterler ) dolaşım bozukluğunda koroner yetersizlik meydana gelir. Koroner yetersizlik durumları koroner damarlardaki darlıkların tipine, derecesine ve yerine göre değişir. Bazıları anjina seviyesinde kalırken bazılari krize dönüşebilir. Kalp krizi aniden oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde fiziksel aktivite sırasında ortaya çıkan ve dinlenmekle geçen göğüs ağrıları (anjina) ilk uyarılardandır. Eforlu EKG ile kalp damarlarının fonksiyonelliği değerlendirilebilinir. Anjinasız da kalp krizleri sık görülmektedir. Kalp damarları ani olarak tıkanırsa kalp krizi ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Kalbi veya beyni besleyen damarlar, kolesterol (kan yağları), diğer yağlar, kalsiyum ve kandaki bazı maddelerin birleşerek oluşturdukları tabakalar (plaklar) yüzünden daralabilir. Kalp krizi, bu daralmaların, zaman içinde tam bir tıkanıklığa dönüşmesiyle oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı belirtileri bulunmakta ve dikkat edildiğinde hayat kurtarıcı olabilmektedir. Bunlardan başlıcaları;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            * Göğüs kafesinin orta bölgesinde birkaç dakikadan uzun süren baskı, sıkışma, ağırlık, huzursuzluk, Adrenalin deşarjı ve ölüm hissi.&lt;br /&gt;            * Omuzlara, boyuna veya kollara yayılan göğüs ağrısı;&lt;br /&gt;            * Aritmiler&lt;br /&gt;            * Baş dönmesi, baygınlık, bayılma, bulantı, [[soğuk terlemeyle beraber göğüs kafesi şikayetleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalp krizi riskini azaltmak için bazı öneriler; sigara içmemek, varsa yüksek tansiyonu kontrol altında tutmak, yağ, tuz ve kolesterolden uzak kalmak, genellikle sebze ve meyve yemek, düzenli egzersiz yapmak, kiloyu normal sınırlarda tutmak, diyabet varsa diyete uygun kalmak, ve ailede kalp hastalığı hikayesi varsa düzenli kontrol altında bulunmakdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Risk faktörleri ile mücadele nasıl yapılmalıdır?&lt;br /&gt;Hastanın yaşı, cinsiyeti ve ailesinde kalp hastalığı varlığı değiştirilmesi mümkün olmayan risk faktörlerini teşkil eder. Oysa sigara içimi, yüksek kolesterol, yüksek kan basıncı, fizik inaktivite, kilo fazlalığı değiştirebilen risk faktörleridir. Son zamanlarda şeker hastalığının değiştirilmesi mümkün olmayan risk faktörleridir. Son zamanlarda şeker hastalığının değiştirilmesi mümkün olmayan risk faktörleri arasında yer alması gerektiği ileri sürülse de iyi bir diyabet regülasyonunda yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sigara içimi&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara içenlerde koroner kalp hastalığı riski içmeyenlere göre 2-3 kat artmıştır. Bu nedenle esas hedef sigaranın tam olarak bırakılmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kolesterol yüksekliği&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- LDL kolesterol hedefi 100 mg/dl - HDL kolesterol hedefi 35 mg/dl. - Trigliserid hedefi 200 mg/dl olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hipertansiyon (Yüksek Kan Basıncı):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kan basıncı hedefi erişkinlerde 140/90 mmHg. - Şeker hastalığı, kalp veya böbrek yetersizliği olanlarda 130/85 mmHg olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fizik inaktivite&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haftada 3-4 kez 30-60 dakikalık fizik aktiviteler (yürüme, bisiklete binme) hekim tavsiyesine göre yapılmalıdır. - Normal yürüyüşlerde bir günden daha fazla ara verilmemesinde yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vücut Ağırlığı Kontrolü&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hastaların vücut kitle indeksi 18.5-24.9 kg/m2 olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İlaç Tedavisi&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aspirin: Hekim tarafından sakınca olmadığı taktirde Aspirin 80/325 mg/gün başlanabilir. - ACE inhibitörleri: Ön duvar miyokard enfarktüsü sonrası veya ikinci kez miyokard enfarktüsü geçiren hastalarda hekim tarafından ACE inhibitörü başlanması yararlıdır. - Beta blokerler: Enfarktüs sonrası yüksek riskli hastalara hekim tarafından başlanması yararlıdır. - Östrojenler: Bir hekim tarafından uygun görüldüğü takdirde yumurtalıkları cerrahi olarak çıkarılmış veya erken menopoza girmiş kadınlarda başlanabilir.&lt;br /&gt;Koroner arter Anjiyografisi&lt;br /&gt;Koroner arter Anjiyografisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hazırlayıcı nedenler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1. Kanda kolesterol ve diğer kan yağlarının artması,&lt;br /&gt;   2. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şeker hastalığı&lt;/span&gt;,&lt;br /&gt;   3. Yüksek tansiyon,&lt;br /&gt;   4. Sigara,&lt;br /&gt;   5. Fazla hareketsizlik,&lt;br /&gt;   6. Ruhi gerginlik,&lt;br /&gt;   7. Fazla kilo&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tespiti&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Kalp Anjiyografisi&lt;br /&gt;    * EKG ve Eforlu EKG&lt;br /&gt;    * Kalp ultrasonografisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-1240236397021488893?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/1240236397021488893/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=1240236397021488893' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1240236397021488893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/1240236397021488893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/kalp-krizi.html' title='Kalp krizi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-988361345158077574</id><published>2007-09-23T15:45:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:47:44.998-07:00</updated><title type='text'>Şizofreni</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şizofreni&lt;/span&gt;, davranışı, düşünmeyi ve duyguyu çeşitli şekilde etkileyen, sıklıkla kronik, kalıcı bir ruhsal hastalığı gösteren psikiyatrik bir tanıdır. Şizofreni kelimesi, Yunanca ayrık veya bölünmüş anlamına gelen 'şizo' ve akıl anlamına gelen 'frenos' kelimelerinin birleşiminden gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel düşünce yapısının ve akıl işlevlerinin dağılması şizofreninin başlıca işareti olarak düşünülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tarihçesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şizofreni tarihinde iki önemli isim, Emil Kraepelin ve Eugen Bleuler’dir. Fransız psikiyatrist Benedict Morel, Adölosanda başlayan hastalığın yıkımla sonuçlanmasından dolayı şizofreniye Demans Prekoks adını vermiştir. Karl Kahlbaum katotonik şizofreniyi, Ewold Hecker aşırı garip acayip davranışlarla seyreden organize bozukluğu (hebefrenik) şizofreniyi tanımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kraepelin, şizofrenik bozukluğun kognitif sürecini Demans, erken başlangıcını Prekoks olarak vurgulamıştır. Demans prekokslu hastalar uzun dönemde kötüleşen bir süreci vurgulamak için kullanılmıştır. Klinik olarak yaygın halüsinasyon ve hezeyan semptomları hastalığın akut dönem belirtileri olarak tanımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bleuler literatürde ilk kez demans prekoks yerine şizofreni terimini kullanmıştır. Kraepelin'in ileri sürdüğü gibi her hastada yıkımın (detoriorasyonun ) olmadığını; duygu, düşünce ve davranışta yarılmayı (skizis) ortaya atmıştır. Şizofrenide çağrışımlarda (Assosiasyonda) enkoherans, duygulanımda (Affektivitede) küntlük, duygu düşünce ve davranışta ikilemler (Ambivalans), kişinin dış alemden çekilerek kendi iç alemine dönmesi (Autism) 4 A belirtisinin olduğu birincil; hezeyan, halüsinasyonlar ve diğer belirtileri ikincil belirtiler olarak değerlendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikobiyolojinin ve modern psikiyatrinin kurucuları olan Meyer, Sullivan, Longfield ve Schneider şizofreninin ve diğer ruhsal hastalıkların yaşam stresine karşı tepki olarak geliştiğini ileri sürerek “Reaksiyon” terimini kullanmışlardır. İnterpersonel psikoanalitik okulun kurucusu Sullivan, şizofrenide hem bir semptom, hem de bir neden olarak sosyal izolasyon olduğunu vurgulamıştır. Kretschmer şizofreninin daha çok astenik, atletik, displastik tiplerde; bipolar bozukluğun ise daha çok piknik tiplerde görüldüğünü vurgulamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;G. Longfield, şizofreni ve şizofreniform psikoz ayırımını yapmıştır. Şizofrenide, depersonalizasyon, otizm, duygusal küntlük, sinsi başlangıç, derealizasyon, gerçeği test etme yeteneğinin bozukluğunu vurgulamıştır. Schneider, şizofrenide birincil ve ikincil dereceden semptomları belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Semptomlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincil dereceden semptomlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   1. Kendi düşüncelerinin yüksek sesle söylendiğini işitme.&lt;br /&gt;   2. Kendisine emir veren yönlendiren seslerin işitilmesi.&lt;br /&gt;   3. Kendisiyle kavga eden tartışan seslerin işitilmesi.&lt;br /&gt;   4. Somatik pasivite.&lt;br /&gt;   5. Düşünce çalınması.&lt;br /&gt;   6. Düşünce yayınlanması.&lt;br /&gt;   7. Düşünce sokulması.&lt;br /&gt;   8. Hezeyansal algılar.&lt;br /&gt;   9. Duygu, düşünce ve davranışta kontrol edilme ve etkilenme&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-988361345158077574?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/988361345158077574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=988361345158077574' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/988361345158077574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/988361345158077574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/izofreni.html' title='Şizofreni'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-2470671079952068404</id><published>2007-09-23T15:34:00.001-07:00</published><updated>2007-09-23T15:35:40.461-07:00</updated><title type='text'>Lösemi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lösemi&lt;/span&gt; (söylenişi Fransızca'dan, aslında Yunanca'dan λευχαιμία, λευκό, lefkó - beyaz, ak ve αίμα, ema - kan), kan hücrelerinin özellikle de lökositlerin normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türüdür. Yüksek sayıdaki olgunlaşmamış ve malign hücrelerin normal ilik hücrelerinin yerini alması ile iliklerde hasar meydana gelir. Böylece kan pıhtılaşmasında rol oynayan plateletler ve savunmada rol oynayan lökositlerin sayısı azalmaya başlar. Bu da lösemi hastalarında zedelenmelerin ve kanamaların yoğun görülmesine, hastaların kolay enfeksiyon kapmasına neden olur. Savunma mekanizması zayıflar. İleri aşamalarda kırmızı kan hücresi eksikliği anemiye, nefes darlığına neden olabilir. Bunun dışında zayıflık ve yorgunluk, ateş, bazı nörolojik semptomlar, dişetlerinde şişkinlik ve kanamalar gibi belirtileri de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kan kanseri&lt;/span&gt;nin hücre tipine göre (myeloit, lenfoit gibi) ve hastalığın süresine göre (müzmin ve had) çeşitleri vardır. Bazı tipler daha hızlı ve kötü bir gidiş gösterir. Çocukluk çağında lösemi tipleri diğer kanser tiplerine göre daha sık görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesin nedenleri bilinmemekle birlikte hem genetik hem de çevresel faktörlerin önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Somatik hücrelerdeki DNA'larda meydana gelen mutasyonlar onkogenlerin aktive olması ya da tümör baskılayıcı genlerin inaktive olmasına neden olur. Böylece hücre ölümünün ve bölünmesinin regülasyonu hasara uğrar. Bu hasara genetik sebeplerin dışında, petrokimyasalların, radyasyonun, kanserojen maddelerin ve bazı virüslerin (örn. HIV) neden olduğu düşünülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lösemiler, vücuttaki kan üretim sistemini (lenfatik sistem ve kemik iliği) etkileyen kanserlerdir. Lösemiler akut veya kronik olarak (mikroskoptaki görünüşlerine göre alt gruplara ayrılırlar) ve tümörün yayılım ve gelişim özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülme eğilimindedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Çeşitleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Akut Lösemiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akut lösemide, kemik iliğinde olgunlaşmamış kan hücreleri hızlı bir şekilde üretilmekte, ve sonuçta sağlıklı-normal kan hücrelerinden sayıca daha fazla hale gelmektedirler. Bu anormal hücreler diğer organlara da yayılarak, organı fonksiyonlarını yapamaz hale getirebilirler. Akut lösemilerin sınıflandırılması temel olarak olgunlaşmayan hücrelerin tiplerine esas alınarak yapılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Akut Lenfoid Lösemi (ALL) : Normalde lenfosit adı verilen olgun kan hücresi tipine dönüşmesi gereken lenfoblast isimli olgunlaşmamış kan hücrelerin artması ile karakterizedir. Bu lenfoblastlarin sayıları çok miktarda artar ve genelde lenf düğümlerinde birikirek şişliklere neden olurlar. ALL, en sık gözlenen çocukluk çağı kanseridir, ve 15 yaş altındaki çocuklarda gözlenen lösemilern %80 i ALL dir. Bazen yetişkinlerde de görülebilmekle birlikte, 50 yaşın üzerinde ALL son derece nadirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Akut Myeloid Lösemi (AML) : Myeloblast adı verilen ve normal kan hücrelerine (kırmızı kan hücrelerine, trombositlere) dönüşmesi gereken olgunlaşmamış kan hücrelerlinin üretimi ile karakterizedir. Olgunlaşmamış bu hücreler kemik iliğinde çok yüksek sayılara ulaşırlar ve normal kan hücrelerinin üretimini azaltırlar. Sonuçta anemi (kansızlık - kırmızı kan hücresi üretiminde azalma) ve sık enfeksiyona yakalanma (beyaz kan hücresi üretiminde azalma) durumu ortaya çıkabilir. Ergenlik çağında ve 20 li yaşlarda saptanan lösemilerin %50 sini, yetişkinlerdeki lösemilerin de %20 sini AML oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kronik Lösemiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik lösemi, görünüşte olgun ancak normal olgun kan hücrelerinin yaptıklarını yapamayan kan hücrelerinin aşırı üretimi ile karakterizedir. Kronik lösemi daha yavaş ilerler ve sonuçları daha az dramatiktir. Temel olarak iki alt grubu vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Kronik Lenfoid Lösemi (KLL) : Olgun görünüşe sahip lenfositlerin kemik iliğinde aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu anormal hücreler tam olarak olgunlaşmış normal lenfositler gibi görülürler, ancak normal lenfositler gibi vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyamazlar. KLLde, kanser hücreleri kemik iliğinde, kanda ve lenf nodlarında bulunurlar ve lenf düğümlerinde şişmeler meydana gelir. KLL tüm lösemilerin %30unu oluşturur. 30 yaşın altında nadiren görülürler, ancak görülme sıklığı yaşla birlikte artar ve en sık olarak 60-70 yaş arasında gözlenir. Saçlı (Hairy) hücreli lösemi; lenfosit kaynaklı bir kronik lösemidir ancak KLLden farklıdır. KLLden farklı olarak, saçlı hücreli lösemi ilaç tedavisi ile sıklıkla tedavi edilebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Kronik Myeloid Lösemi (KML) : Bu lösemi, olgun görünüşlü ancak fonksiyon kaybı bulunan myeloid hücrelerin (beyaz kan hücreleri gibi) aşırı üretimi ile kendini gösterir. Bu aşırı üretim hiç normal hücre kalmayana kadar devam eder. KML hastası olanlarda sıklıkla Philadelphia kromozomu denilen kromozom anomalisi ortaya çıkar. Bu kromozom anomalisinde bu hastalığa neden olan bir enzimin üretilmesine neden olan bir genin olduğu düşünülmektedir. KML yetişkinlerde gözlenen lösemilern %20-30 unu meydana getirir ve 25-60 yaşları arasında gözlenir. Bazı hastalarda kemik iliği nakli ile bu hastalık tedavi edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak lösemiler tüm kanserlerin %2 sini oluştururlar. Erkeklerde lösemi daha sık gözlenmektedir. Ayrıca beyaz ırkta da daha sıktır. Yetişkinlerde lösemi tanısı konma sıklığı çocuklardan 10 kat daha fazladır ve risk yaşla birlikte artar. Çocuklar arasında ise 4 yaş altında daha sık gözlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Löseminin kısmen de olsa ailevi olabileceğine dair bulgular vardır; özellikle KLL gibi belirli türlerinde, bazı ailelerde yoğunlaşma gözlenmektedir. Belirli genetik hastalıklarda (Down sendromu gibi) da bazı lösemi tiplerinin daha sık gözlendiği bilinmektedir. Bununla birlikte, kesin bir genetik ve ailevi risk henüz saptanmamıştır. Myeloid lösemi olgularında, iyonize edici radyasyona ve benzene (kurşunsuz benzinde bulunur) maruziyetin hastalığın gelişmesinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtiler&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve kenf düğümlerinde de şişlikler tesbit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer.Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tanı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir; ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli oalrak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tedavi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın tedavisinde, son yıllarda oldukça önemli adımlar atılmışsa da sebepler bilinemediği için sebebe yönelik tedavi yapılamamaktadır. Günümüzde tatbik edilen tedavilerin temel amacı, habis hücreleri ortadan kaldırmaktır. Tedavi şemaları hastalığın tiplerine ve safhalarına göre değişiklik gösterir. Radyasyon (şua) tedavisi; çeşitli kanser ilaçlarının tatbiki; bağışıklama (veya bağışıklık sistemini güçlendirme) tedavisi (immünoterapi), kemik iliği nakli başlıca tedavi şekilleridir. Kemik iliği nakli, kriz (atak) atlatıldığı zamanda kişinin kendi hücrelerinin (ototransplantasyon) veya uygun bir vericinin hücrelerinin (allotransplantasyon) verilmesi ile olabilmektedir. Bu tedavi şekillerine ek olarak birçok yeni metod deneme safhasında olup, müsbet neticeler vermektedir. Hastaların kaybedilmelerinin en önemli sebepleri, aşırı zayıflık, mikrobik hastalıklar, kanama ve işgale bağlı organ yetmezlikleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatbik edilen tedavilerle hastalık krizi (atağı) atlatılabilmektedir. Ancak bazan kısa bazan da yıllarca süren aralardan sonra hastalık yeniden ortaya çıkabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Akut Lösemiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akut lösemilerde evreleme yapılmaz (kanserin ne kadar yayıldığına bakılmaz), ve tedavi hastalığın yaygınlığına göre değişmez. Akut lösemilerin tedavisinde hastanın durumu ve yeni tanı konup konmadığına dikakt edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALL de tedavi genelde fazlar halinde uygulanır ancak tüm fazlar tüm hastalara uygulanmaz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faz 1: başlangıç tedavisi; hastayı remisyon dönemine sokabilmek amacı ile hastanede ilaç uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faz 2: konsolidasyon dönemi; faz 1 deki ilaçlara devam edilir, ancak hastalar hastanede kalmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faz 3: profilaksi (koruyucu) dönemi; farklı ilaçlar kullanılır ve radyasyon tedavisi de uygulanabilir. Löseminin beyin ve santral sinir sistemine yayılması önlenmeye çalışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faz 4: lösemi tedavi edildikten sonra, hasta düzenli olarak kontrole çağırılır ve gerekli testler yapılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar eden lösemi: bazı hastalarda tedaviden sonra lösemi tekrar ortaya çıkabilir. Bu hastalara daha yüksek dozlarda ve farklı grup ilaçlarla tedavi verilir. İlaç tedavisinden sonra 4-5 yıl hastanın hastalıksız dönemde kalması gerekir. bazı hastalarda allojenik kemik iliği nakli yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AML tedavisi genelde AML nin tipine, hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna göre yapılır. Genellikle hastaları remisyon (hastalıksız) dönemine sokmak için tedavi uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   * Kronik Lösemiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KLL; tanı konduktan hemen sonra kanserin yaygınlığı saptanmalıdır. KLL nin dört dönemi vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönem 0: kanda çok sayıda lenfosit vardır. Genel olarak, başka her hangi bir lösemi bulgusu yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönem 1: Lenf düğümlerinde şişlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönem 2: Lenf düğümlerinde, karaciğer ve dalakta büyüme ve şişlik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönem 3: Anemi (kansızlık) gelişmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönem 4: trombositler (pıhtılaşmayı sağlayan hücreler) çok azalmıştır. lenf düğümleri, dalak ve karaciğer büyümüş olabilir, kansızlık bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KLL tedavisi, hastalığın dönemine, hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna göre değişir. Dönem-0 da tedavi gerekmeyebilir ve hasta düzenli olarak kontrol edilir. Dönem-1 ve 2 de ilaç tedavisi farklı şekilllerde uygulanabilir. Belirli hastalar kemik iliği nakli ile tedavi edilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KML için, kemik iliği nakli en yaygın tedividir. Belirli ilaçlar da tedavide kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm lösemiler için ortalama 5 yıllık hayatta kalma oranı %42 dir, ancak tiplerine göre farlılık gösterir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALL — genel olarak ALL li çocukların %90 ı tamamen iyileşir ve tüm yaşlar için 5 yıllık hayatta kalma oranı %80 dir. Yetişkinlerde durum daha kötüdür, 5 yıllık yaşam oranı %25-35 dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AML — uygun tedavi ile AML hastalarının %70-75 inde iyileşme beklenir. İyileşen hastaların bir kısmında hastalık tekrarlayabilir ve bu durum genel tedavi oranını %40-60 a düşürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KLL — KLL hastaları için ortalama yaşam süresi 9 yıldır, ancak bu sürenin 35 yıl olduğu hastalar vardır. Dönem 1 ve 2 deki hastaların yaklaşık %70 inde iyileşme dönemleri sağlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KML — ortalama sağkalım süresi hastaların yaşına, hastalığın yaygınlığına ve tedaviye göre değişir. 40 yaşın altında, hafif şikayetleri olan hastaların 3 yıl aşama oranları kemik iliği naklinden sonra %50-60 civarındadır. Bununla birlikte, kemik iliği nakli yapılmayan hastaların sadece %15-25 inde 5 yıldan fazla yaşam mümkün olmaktadır. Az sayıdaki hastanın 20 yıl civarında yaşadığı bildirilmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-2470671079952068404?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/2470671079952068404/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=2470671079952068404' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2470671079952068404'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/2470671079952068404'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/lsemi.html' title='Lösemi'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-8188889157885412019</id><published>2007-09-23T15:31:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:32:14.569-07:00</updated><title type='text'>Fıtık</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fıtık&lt;/span&gt;, Anatomik yapının bozulması ile doku veya organların normal yerinden başka bir alana yer değiştirmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fıtığın başlıca sebepleri :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pasif işler ve ağır işler olarak 2 ana nedeni vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pasif işlerde (egzersiz işe başma ) uzun süreli sabit (masa başı) işlerde çalışmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * zayıf insanlarda başı fazla öne eymeye ve bu davranışı alışkanlık hakine getirmeye bağlı olarak boyun fıtığı oluşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * aşırı kilolu insanlarda ise genelde doğru ve dengeli oturmamaya bağlı bel fıtığı daha çok görünür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ağır işler :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özellikle bilinçsiz ev hanımlarında, ağır yükü baçaklarla değilde bel ile kaldırma nedeni ile bel fıtığı görünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tedavi yöntemleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her şeyden önce vucudun fiziki hareket alamının artması sağlanmalı kültür fizik , fazla zorlayıcı olamayan yavaş heraketler . yüzme gibi sporsal faliyetler fıtığın gelişmesine engeller. burada amaç omurları destekleyen kasların kuvetlenmesini sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tanım çok geneldir. boyun fıtığı bel fıtığı , mide fıtığı, göbek fıtığı, Kasık fıtıkları, ameliyat yeri fıtıkları, gibi birçok fıtık tanımlarını içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bel fıtığı omurların arasındaki disk denen kıkırdak yapının yerinden çıkarak sinirlere doğru bası oluşturması ile oluşur. Beyin cerrahisi bölümünün tedavi ettiği bir durumdur. Halk arasında siyatik de denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer fıtık çeşitleri (çocukluk gurubu hariç) Genel cerrahi kapsamında olup tüm fıtkların tedavisi nihayetinde cerrahi yolladır. En sık rastlananı kasık fıtıklarıdır (ingüinal herni). Kasık bölgesinde şişlik ,ağrı ile kendini gösterir. Şişlik genellikle yatınca kaybolur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-8188889157885412019?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/8188889157885412019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=8188889157885412019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8188889157885412019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/8188889157885412019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/ftk.html' title='Fıtık'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-879008201927775159</id><published>2007-09-23T15:17:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:18:20.863-07:00</updated><title type='text'>Parkinson hastalığı</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Parkinson hastalığı&lt;/span&gt;, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını hastalığı ilk defa 1917'de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson'dan almıştır. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temel bozukluk, koordineli hareketleri düzenleyen beyin bölümlerindendir. Bu bozukluğu yapan sebep tam bilinmiyorsa idyopotik Parkinson hastalığı, sebebin belli olduğu durumlarda ise Parkinsonien sendromlar adı verilir. Bunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Geçirilmiş beyin enfeksiyonları,&lt;br /&gt;    * Bazı ilaçlar,&lt;br /&gt;    * Arteioskleroz,&lt;br /&gt;    * Ailevi sebepler,&lt;br /&gt;    * Travma,&lt;br /&gt;    * Zehirlenmeler,&lt;br /&gt;    * Tümörler,&lt;br /&gt;    * Kandaki kırmızı hücrelerin aşırı yükselmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi durumlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığın temel belirtileri titreme, sertlik ve hareketlerin yavaşlamasıdır. Titreme ilk ortaya çıkanı olup, genellikle başlangıçta tek eldedir. Zamanla aynı taraf bacağa ve karşı ele geçebilir. Sıklıkla hastalıktan vücudun bir yarısı baskın olarak etkilenir. Titreme dinlenirken olup, uyurken kaybolur; sinirlilik ve yorgunluk titremeyi arttırır. Sertlik veya katılık boyun kaslarından başlar ve başın gövdeden önde tutulmasına sebep olur. Bel kemiği de etkilenip bel hafif öne eğilir, diz kalça ve kol eklemleri bükük hal alır. Hasta, küçük hızlı adımlarla sendeleyerek yürür, hantallaşır, saatlerce oturur. Yazıya büyük başlar, harfler gittikçe küçülür ve yazının okunması güçleşir. Monoton bir konuşması vardır. Kasların tonusu arttığı için (sertleştikleri için) bükülü kolun açılmaya çalışılması sırasında dişli çark hareket ettiriliyormuş hissi alınır. Yüz adale faaliyetleri (mimik ve jestler) silinir, donuk, anlamsız çehre (maske yüzü) vardır. Hareketlere başlamakta güçlük çeker, cildi yağlanır ve %40 hastada bunama görülür. Kelimelerin son hecesini tekrar eder. Gözünü kırpmaması söylenip, burun köküne vurulunca kırpma hareketini kontrol edemez. Gözlerin yukarıya doğru dakikalar hatta saatlerce kayması da, hastayı çok rahatsız eden bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi üç grupta planlanabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Birincisi, hastayı, faydalı aktiviteler ve zihni faaliyetlerle içe kapanık ve cemiyetten ayrı olmaktan korumaktır.&lt;br /&gt;    * İkincisi, cerrahi tedavi olup, hastanın ızdırabını azaltmak için kullanılmıştır ve hasta bölgenin, elektrik veya alkolle tahribinden ibarettir. Cerrahi tedavyle titreme genellikle düzelir, ancak katılık ve hareketlerde gözle görülür bir iyileşme olmaz.&lt;br /&gt;    * Üçüncü ve bugün Parkinson hastalığı'nın esas tedavisi olarak ele alınan tedavi ilaçla tedavidir. Beyinde sinir hücrelerinin uyarılabilme özelliğini arttıran asetilkolinle bunun aksini yapan dopamin arasında belli bir denge vardır. Parkinsonda bu denge asetilkolin lehine bozulmuş olup, tedavide dopamin açığının yerine konması gerekmektedir. Sentetik dopamin kan ile beyin arasındaki bariyeri aşamamaktadır. Bu problem kan-beyin engelini aştıktan sonra dopamine dönüşen, L-Dopa'nın bulunması ile çözümlenmiştir. Tedavide L-Dopa belirtilerin kaybolduğu doza kadar tedricen arttırılarak verilir. Bundan başka bir virüs ilacı olan amantadin, dopamin gibi etki gösteren bromocriptine de L-Dopa'ya yardımcı olarak tedaviye katılabilmektedir. Halen beyin doku nakli çalışmaları da devam etmektedir. Burada esas; beyin nakli olmayıp, yeni ölen ceninden dopamin yapan küçük bir bölüm, hasta beyne nakledilmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-879008201927775159?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/879008201927775159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=879008201927775159' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/879008201927775159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/879008201927775159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/parkinson-hastal.html' title='Parkinson hastalığı'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-4762919549268665667</id><published>2007-09-23T15:14:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:17:24.171-07:00</updated><title type='text'>Veba</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Veba&lt;/span&gt;, Yersinia pestis adındaki bakteri tarafından oluşturulan enfeksiyon hastalıklarına verilen genel isimdir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik Çağlar'dan itibaren tanınmış bir hastalıktır. Lakabı ¨Kara Ölüm¨dür. Orta Çağ'da 1347-1353 arasında, Avrupa nüfusunun üçte birinin kaybedilmesinden sorumludur. (Ayrıca bu hastalık 1347-1348 yılları arasında Venedik nüfusu 130.000 iken 70.000'e düşmesine neden olmuştur.) Modern antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Gelişmiş ülkelerin tamamında ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda ortadan kaldırılmış olmasına rağmen Asya ve Afrika kıtalarının bazı bölgelerinde halen endemiktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Kendini 4 şekilde gösterebilir:&lt;/p&gt; &lt;ol&gt;&lt;li&gt;Bubonik&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Septisemik&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Pnömonik&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Gastro-intestinal&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yersinia pestis&lt;/span&gt;, Enterobacteriaceae ailesine mensup bir Gram-negatif bakteri türüdür. Bubonik vebanın enfeksiyöz ajanıdır. Aynı zamanda septisemik ve pnömonik veba türlerinin de etkenidir. Y. pestis tarih boyunca birçok pandemilere (1347-1353 arasındaki Kara Ölüm gibi) sebep olmuştur. Yersinia cinsine mensup bakteriler, Gram-negatif kokobasillerden oluşmuştur ve diğer Enterobacteriaceae cinslerinde olduğu gibi, fermentatif bir metabolizmaya sahiptir. Organizma izole halde hareketliyken (motil), memeli konağa geçtiğinde hareketsiz (non-motil) hale geçmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-4762919549268665667?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/4762919549268665667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=4762919549268665667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4762919549268665667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/4762919549268665667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/veba.html' title='Veba'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-706740324556914001.post-5394362425933041973</id><published>2007-09-23T15:03:00.000-07:00</published><updated>2007-09-23T15:05:26.788-07:00</updated><title type='text'>Aids</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;AIDS, HIV virüsünün &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bağışıklık sistemini zayıflatması&lt;/span&gt; sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır ve 1981 yılında ilk olarak ABD'de tespit edilmiştir. AIDS, İngilizce &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Acquired Immunodeficiency Syndrome&lt;/span&gt; 'un (Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu) kısaltmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AIDS hastası insanlar, bağışıklık sistemi güçlü olan insanları etkilemeyen mikroplar nedeniyle kötü enfeksiyonlara yakalanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AIDS hastası olunmadan yıllar önce vücut &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HIV virüsü&lt;/span&gt; almış olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belirtileri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HIV bulaştıktan sonra, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;AIDS&lt;/span&gt; hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre, 3 - 5 yıl, hatta bazen daha uzun süre sonra ortaya çıkar. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;HIV&lt;/span&gt; bulaştığı vücutta çeşitli hücrelere, özellikle CD4T kan hücrelerine yerleşerek çoğalır. Zarar gören &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;CD4T&lt;/span&gt; hücreleri giderek azalır ve bunun sonucu olarak vücudun bağışıklık sistemi yıkıma uğrar. Vücut direnci zayıflayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlayan uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük görülür. Tüberküloz, pamukçuk, diğer bakteri, mantar ve protozoon hastalıkları fırsatçı enfeksiyonlar ortaya çıkar.Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bulunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kaposi sarkomu ve bazı lenfomalarda HIV enfeksiyonunu düşündüren önemli belirtilerdendir. Kesin tanı için &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;anti-HIV testi&lt;/span&gt; yapılır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:130%;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korunma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    * Kan nakli sırasında, AIDS testi yapılmamış kontrolsüz kan asla kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;    * Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne, cerrahi aletler, jilet, makas, diş hekimliği aletleri, akupunktur iğneleri kesinlikle kullanılmamalıdır ve kullanılmasına izin verilmemelidir. Böyle işlemlerde bir kez kullanılıp atılan araç-gereç kullanılmalı ya da kullanılan aletler kesinlikle dezenfekte ya da sterilize edilmelidir.&lt;br /&gt;    * Beden kişiye aittir. Uygulanacak işlemler sırasında akla takılan soruları sormaktan çekinmemek gereklidir.&lt;br /&gt;    * HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan vermemelidir.&lt;br /&gt;    * HIV'li sperm sıvısı, genital sıvı ya da kanın bulaştığı alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV bulaşabilir.&lt;br /&gt;    * Açık yaralar, vücuda mikrop/virüs/bakteri girişini engellemek için bantla kapatılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Cinsel İlişki&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşır. Güvenli cinsel yaşam kurallarına uyulması HIV'in cinsel yolla bulaşmasını büyük oranda engeller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsel ilişkide "koruyucu kılıf" (prezervatif, kondom, kaput) kullanılması, güvenli cinsel yaşamın ilk şartıdır. Kurulan cinsel ilişkinin tehlikeli olmayacağı düşünülse bile prezervatif kullanımı ihmal edilmemelidir. Çoğu kişi HIV'in yalnızca fahişelerde, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğuna dair yanlış bir kanaate sahiptir ve bu nedenle bu sayılan gruplar dışındaki ilişkilerinde kondom kullanımını ihmal eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalığın mikrobu olan HIV, cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeksizin herkese bulaşabilir. HIV, kontrolsüz kan verilmesi, HIV ile kirlenmiş alet kullanılması gibi kişinin elinde olmayan nedenlerle ya da kişinin kendisinin ya da cinsel eşinin HIV pozitif kişilerle prezervatif kullanmadan ilişki kurması durumunda kişiye ve/veya eşine bulaşabilir. HIV pozitif olan kişi kendisini ve cinsel eşini korumak için her türlü cinsel ilişkisinde prezervatif kullanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prezervatif doğru takılmalı ve vazelin gibi petrol türevi kayganlaştırıcı kullanılmamalıdır. Prezervatifi paketinden çıkarırken zedelenmemesine dikkat edilmelidir. Kesici aletler kullanmak ya da uzun tırnaklar prezervatife zarar verebilir. Prezervatif penis sertleştikten sonra takılmalıdır. Ucunun (meninin akması için ayrılan bölüm) sıkılarak havası boşaltıldıktan sonra prezervatif penisin başına yerleştirilmelidir. Prezervatif alt kısmından aşağıya doğru açılır. Son olarak, üzerine kayganlaştırıcı sürülür. Kayganlaştırıcı riski azaltır. Kayganlaştırıcı (lubricant) cinsel birleşmenin daha rahat gerçekleşmesini sağlayarak prezervatifin yırtılmasını engelleyen bir sıvıdır. Prezervatifi taktıktan sonra üzerine kayganlaştırıcı sürmek güvenli seks için gereklidir. İstenirse, parmak ile anüs deliğine de kayganlaştırıcı sürülebilir. Vazelin, el kremi, masaj yağı gibi maddeler kullanılmamalıdır. Bunlar, kimyasal özellikleri yüzünden prezervatifin zarar görmesine neden olurlar. Doğru kayganlaştırıcı, yağ içermemeli, su bazlı olmalıdır. Boşaldıktan sonra, prezervatif alt kısmından tutularak çıkartılır. Hiçbir zaman aynı prezervatif ikinci kez kullanılmamalıdır. Son olarak penis yıkanmalıdır. Bu işlem, penisin üzerinde meni kalmamasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılmamış prezervatif ısıdan, güneşten, floresan ışığından ve nemden korunmalıdır. Bunlar, prezervatifin ana maddesi olan lateksi zayıflatarak ilişki sırasında prezervatifin zedelenmesine, yırtılmasına neden olabilirler.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/706740324556914001-5394362425933041973?l=hastaliklar-tr.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/feeds/5394362425933041973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=706740324556914001&amp;postID=5394362425933041973' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5394362425933041973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/706740324556914001/posts/default/5394362425933041973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hastaliklar-tr.blogspot.com/2007/09/aids.html' title='Aids'/><author><name>ahm3t</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17968507664548479828</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
